• Siyaset
  • Ekonomi
  • Toplum
  • Kültür
  • Görüşler

Beşinci Kol… Türkiye ve bölgede dijital dezenformasyon orduları nasıl yönetiliyor?

Zehra Karaman22 July 2026

شخص بحساب اسمه تينغري تيالا جزء من الآلة الإعلامية المؤيدة لحرب الإبادة

هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية

Türkiye son dönemde, dijital platformlar üzerinden yürütülen ve “beşinci kol faaliyetleri” olarak bilinen sistematik bir medya dezenformasyonu dalgasıyla karşı karşıya. Bu ağlar geniş çaplı bir ifşa süreciyle ortaya çıkarıldı; perde arkasında, dış bağlantılı çıkar şebekelerinin yönettiği karmaşık planlar bulunduğu görüldü. Bu yapıların temel hedefi ise ülkedeki İslami düşünürlerin, içerik üreticilerinin ve dinî sembol isimlerin itibarını zedelemek.

Bu dosyada kırılma noktası, yazar ve doktor Altay Cem Meriç’in yayımladığı ve sosyal medya ağlarının perde arkasında yürütülen “komployu” ifşa eden belgeler oldu. Meriç’in sunduğu kanıtlar, yüksek etkileşim alan bazı hesapların iddia ettikleri gibi bağımsız haber kaynakları olmadığını; gerçekte kamuoyunu yönlendirmek için dış finansmanla işletilen “operasyonel araçlar” olduğunu ortaya koydu.

Soruşturmalar ayrıca, bu hesapların “Türk milliyetçiliği” maskesi arkasına saklanarak “İslam’sız Türk milliyetçiliği” diye adlandırılan bir propagandayı yaydığını da gösterdi. Böylece toplumun İslami kimliği hedef alınırken, toplumsal ayrışmaların derinleştirilmesi ve fitne damarının kaşınması amaçlanıyor.

7 Ekim: Gerçekleri açığa çıkaran bir kırılma anı

Bu ağın karanlık faaliyetleri 7 Ekim 2023’ten sonra daha da derinleşti. Bu platformlar, haberlerin doğruluğu teyit edilmeden dahi Gazze’deki soykırım savaşını örtbas etmek amacıyla hızla sistematik biçimde İsrail yanlısı bir söylem benimsedi. Bu mecralar, Hamas’a karşı dezenformasyonla dolu içerikler üreterek “bebeklerin başlarının kesildiği” ya da “ailelerin yataklarında uyurken öldürüldüğü” gibi yalan haberler yaydı. Bu iftiralar, kamuoyunu zehirlemenin ve direnişin imajını çarpıtmanın bir aracı olarak kullanıldı.

Altay Cem Meriç’in de belirttiği gibi, bu yapıların ideolojik ve mali bağımlılığı; bu hesapların kamuoyunu şekillendirmek amacıyla yönlendirilmiş tweetler ve ücretli haberler yayımlama karşılığında para almalarıyla açıkça görülüyor. Meriç, dezenformasyonun bir başka boyutuna da dikkat çekerek, Suriye’deki Esed rejiminin Türkiye’den bazı “YouTuber”ları para karşılığında ülkeye davet ettiğini; bunun da “savaş bitti ve orada her şey son derece ideal” şeklinde sahte bir algı üretmek ve Türk kamuoyunu yanıltmak amacı taşıdığını anlattı.

Ayrıca bu platformların tartışmalı fikrî referanslarına da dikkat çekti. Buna göre, söz konusu sitelerden birinin yöneticisi daha önce bir Yahudi sinagogunun önünde çekilmiş fotoğrafını “Mason locasına kabul başladı” notuyla paylaşmıştı. Bunun yanı sıra, bu kişileri Türkiye’deki bazı muhalefet liderleriyle bir arada gösteren fotoğraflar da ortaya çıktı; ayrıca ilgili siyasi taraflar adına çalıştıklarını doğrulayan açıklama ve beyanlar da mevcut.

Beşinci kol olgusunu, bilinç çarpıtma taktik ve yöntemlerini ve Türkiye’deki yansımalarını çözümlemek amacıyla, önde gelen Türk yazar ve aktivist Yavuz Yiğit ile konuştuk.

Kendisi, Türkiye’de göç ve toplumsal uyum programları tasarlayan Harmony Vakfı’nın koordinatörü, “Okul Dışı” Akademisi’nin kurucusu ve bir içerik üreticisi.

Türk aktivist ve yazar Yavuz Yiğit

Silah olarak medya

Yavuz Yiğit’e göre, Yahudi tarihinden hareketle “azınlık psikolojisi” ile medyanın gücü arasında stratejik bir ilişki bulunuyor. Yiğit, “Yahudilerin binlerce yıl boyunca dünyanın farklı yerlerinde, özellikle de Avrupa’da azınlık olarak yaşamaları, onlarda ağırlığı hafif ama değeri yüksek unsurlara odaklanan bir hayatta kalma becerisi geliştirdi” diyor. Sürekli sürgün ve yerinden edilme tehdidinin, bu toplulukları altın, elmas, tahvil ve bankacılık evrakları gibi taşınması kolay finansal araçlara yönelttiğini; ayrıca tıp, bilim ve el sanatları gibi hangi coğrafyada olursa olsun evrensel değer kazanan alanlarda uzmanlaşmalarını teşvik ettiğini belirtiyor.

Yiğit, bu yönelimin arka planını açıklarken, “Masonluğun bir inşaatçılar topluluğu (taş ustaları) olarak ortaya çıkması tesadüf değil; bu stratejik yönelimin bir sonucudur” ifadelerini kullanıyor. Buradaki temel amaç, bulundukları her yerde en az sayıda insanla en yüksek etkiyi üretmek.

Yiğit’in tanımına göre, çağımızda bu stratejinin en güçlü aracı medya sektörü. “Medyayı kontrol ettiğinizde, az bir çabayla çok büyük sayıda takipçi kazanabilirsiniz”; başka ülkelerde de kendinize taraftarlar yetiştirerek kitleler üzerinde ezici bir nüfuz elde edebilirsiniz.

“Medyayı kontrol ettiğinizde, on milyonluk bir gruba mensup olsanız bile 500 milyon insanın dostluğunu kazanabilirsiniz” diyen Yiğit, buna örnek olarak Hollywood’u ve Oscar ödül törenlerini gösteriyor. Ona göre oyuncular, yönetmenler ve yapımcılardaki yoğunluk, bu sektörel hâkimiyetin somut bir göstergesi. Bu hâkimiyetin kapsamı sosyal medyayı da içine alacak şekilde genişledi; burada da en az sayıda kişiyle ikna mekanizmasını manipüle etme ve büyük kitleleri yönlendirme kapasitesi, özellikle küresel ticari çıkarların korunması noktasında hayati bir rol oynuyor.

Tarafsızlaştırma stratejisi

Yavuz Yiğit, Türkiye bağlamında “etki mimarisi”nin modern kavramını açıklarken, mekanizmanın burada yalnızca doğrudan talimat alan yapılar üzerinden değil, küresel markaların reklam bütçelerinin bir bölümünü büyük kayıpları önlemek amacıyla yerel etki ağlarına aktarması üzerinden de işlediğini belirtiyor.

Bu noktada Yiğit, “ünlü yönetimi” sisteminin (menajerlik) modern bir denetim mekanizmasına dönüştüğüne işaret ediyor: “Bu yöneticiler, kendilerine bağlı ‘influencer’ların Filistin meselesi gibi hassas konulara değinmesini sözleşme maddeleriyle engelliyor.” Amaç, dev reklam pastasından aldıkları payı kaybetmemek.

Yiğit, izlenen tarafsızlaştırma stratejisine ilişkin olarak da şunu ekliyor: “Açık propaganda yapmaya gerek kalmadan, toplum bu influencer’lar aracılığıyla güncel meselelerden uzaklaştırılıyor.” Böylece “doğal etki ajanları” üzerinden “kitlelerin tarafsızlaştırılması”, mevcut sistemde en etkili ve en tesirli çalışma yöntemi hâline geliyor.

Himaye stratejisi

Yavuz Yiğit, istihbarat merkezleri ile küresel sermayenin dijital dünyada kurduğu “etki orduları”nın nasıl çalıştığına dair çarpıcı ayrıntılar paylaşıyor ve “doğal etki ajanlarının ötesinde, doğrudan finanse edilen profesyonel yapılar var” diyor. Yiğit’e göre, milyarlarca dolarlık bütçelere sahip kuruluşlar için yıllık 10 ila 20 milyon dolarlık tahsisatlar sembolik sayılabilecek rakamlar. Ancak bu meblağlar, Türkiye, Mısır ve Fas gibi ülkelerde ideolojik olarak yönlendirilmiş binlerce kişiden oluşan dijital ordular kurmak için yeterli; üstelik bu, yerel dinamiklerin istismar edilip belirli ajandalara hizmet edecek şekilde seferber edilmesiyle yapılıyor.

Yiğit, bu sistemlerin dolaylı bağlantı mekanizmalarını da açıklayarak, “Bu yapıların istihbarat servisleriyle doğrudan resmî bağlar kurmasına gerek yok” diyor. Ona göre bu kitleler, farklı kanallar üzerinden aktarılan sponsorluklar ve mali katkılar yoluyla etkili biçimde seferber edilip harekete geçiriliyor.

Kendi anlatımına göre bu süreç, yerel siyasi figürlerin toplumun hassas damarlarına dokunan; örneğin “Arap karşıtlığı” ya da “Müslüman karşıtlığı” içeren açıklamalarının istismar edilmesiyle işliyor. Böylece kalabalıkların dijital olarak yönlendirilmesi, dış güç merkezleriyle doğrudan bağlantı şüphesi uyandırmadan kolaylaşıyor.

Tasfiye stratejisi

Yavuz Yiğit, bu sürecin tehlikeli boyutuna dikkat çekerek, algoritmaların ve pazarlama ekiplerinin boykot çağrısı yapan isimlerin etkisini anlık olarak ölçtüğünü belirtiyor. “Bir marka, Ersin Çelik, Bekir Develi, Altay Cem Meriç ya da hatta benim gibi isimlerin paylaşımları sonrasında takipçi kaybediyor veya satışlarında düşüş yaşıyorsa, bu durum doğrudan ticari tehdit olarak raporlanıyor” diyor.

Yiğit, pazarlama toplantılarında alınan kararın bu gibi durumlarda belirleyici olduğunu ve “bu isimlerin etkisini sıfırlamayı, kamuoyu nezdinde güvenilirliklerini sarsmayı” hedeflediğini vurguluyor. Bunun için hedef alınan kişinin geçmişteki tüm dijital izleri taranıyor; eski tweetler ya da geçici olaylar dikkatle çarpıtılarak o kişi “okunamaz ve güvenilmez” hâle getirilmeye çalışılıyor.

Yiğit, bu eşitsiz mücadelenin doğasını anlatmayı sürdürerek aktivistleri şu sözlerle uyarıyor: “Siz, milyarlarca dolarlık bütçelerle ve sizi o bütçeleri korumak için ortadan kaldırılması gereken bir hedef olarak gören profesyonel ekiplerle karşı karşıyasınız.”

Türkiye’de boykot bilincini yayan çekirdek kadro yalnızca yaklaşık 100 kişiden oluştuğu için, bu kişiler tek tek tespit edilip özel saldırılara maruz bırakılıyor. Buradaki temel amaç ise “küresel ticaretin ve sermaye akışının ne pahasına olursa olsun kesintisiz sürmesini sağlamak.”

Mantık safsataları üzerinden yürütülen manipülasyon

Bununla bağlantılı olarak Yavuz Yiğit, kamuoyunu yönlendirme operasyonlarının teknik boyutuna işaret ediyor ve dezenformasyon ağlarının kimliklerini açığa vurmamak için kullandığı “mantık safsataları” (logical fallacies) yöntemini açıklıyor.

Yiğit’e göre, sistematik manipülasyon operasyonlarını yürüten taraflar asla doğrudan “Ben İsrail yanlısıyım” demez. Bunun yerine, tamamen haksız oldukları konularda dikkati dağıtmayı amaçlayan mantık safsatalarını devreye sokarlar.

Bir konuda yüzde 100 haksızlarsa, “hemen ‘ama bunu herkes yapıyor’ argümanına başvururlar; böylece meseleyi normalleştirmeye ve suçu herkese dağıtarak ağırlığını hafifletmeye çalışırlar.” Bu, gerçekleri sulandırmayı ve meselenin ahlaki özünden dikkati uzaklaştırmayı amaçlayan savunmacı bir yöntemdir.

Yavuz Yiğit, dezenformasyon taktiklerine somut bir örnek olarak küresel skandalların Türkiye sahasındaki yansımalarını okuyor ve bunun en açık örneğinin “Epstein” dosyasının seyri sırasında görüldüğünü belirtiyor.

Çocuklara yönelik istismar ve tecavüz için örgütlenmiş bu uluslararası ağ ortaya saçıldığında, Türkiye’deki etki ajanları bu suç şebekesini doğrudan mahkûm etmek yerine savunma pozisyonu aldı. Yiğit’in ifadesiyle, “Bu örgütün önemini küçültmek için ‘Türkiye’de de benzer şeyler oluyor’ söylemini yaymaya büyük çaba harcadılar.”

Yiğit’e göre bu yöntem, bazı medya mensuplarının ekranlara çıkıp “Dünya bir grup deli tarafından yönetiliyor” gibi bayağı yorumlarla meseleyi basitleştirmeye çalışmasına kadar vardı. Bu da örgütlü suçun ciddiyetini ve niteliğini gözlerden kaçırmaya dönük açık bir girişimdi.

Bu bağlamda Yiğit, kriz yönetiminde operasyonel aklın çalışma ilkesini şu isabetli teşhisle özetliyor: “Bir suçu ya da bir odağı doğrudan savunamıyorsanız, ya konuyu tamamen değiştirirsiniz, ya hedefi saptırırsınız ya da meseleyi kamuoyunun gözünde basitleştirerek dikkati dağıtırsınız.”

Yiğit’e göre bu metodoloji nihayetinde, “en ağır suçları toplumun tartışabileceği hatta görmezden gelebileceği bir seviyeye indirmeyi” hedefliyor. Böylece büyük suç, hesap sorulmasını gerektirmeyen sıradan bir görüşe ya da gelip geçici bir olaya dönüştürülüyor.

Amaç ne? Nefret ve ayrışma tohumları ekmek.

Yavuz Yiğit, toplumsal çelişkilerin kasıtlı bir mühendisliğin ürünü olduğunu vurguluyor ve Türkiye ile Ortadoğu’ya dayatılan “yabancılaştırma” ya da karşılıklı dışlama projesini şu sözlerle açıklıyor: “Süreci yöneten ana strateji son derece açık; Türkiye’de Arap karşıtlığını yayarsanız Filistin davasını tecrit eder ve yalnızlaştırırsınız. Mültecilere karşı nefret söylemini körüklerseniz de Suriye meselesine yönelik insani tutumu zayıflatırsınız.”

Yiğit’e göre bu durum doğrudan küresel güçlerin çıkarına hizmet ediyor; çünkü toplumsal kayıtsızlığı garanti altına almanın en kısa yolu, bu yapay çatışmaları beslemekten geçiyor.

Yiğit, son yirmi yılda bölgedeki dengelerin değişmesinin küresel merkezlerde yarattığı rahatsızlığa da işaret ediyor. Buna göre Türkiye’de 100 yıldır “İslamofobi”yi yerleştirmeye dönük sistematik bir çalışma yürütülürken, Arap dünyasında da Türkiye’yi “sömürgeci” bir güç gibi gösteren benzer bir süreç işletildi. Ancak bu olumsuz algı, son yirmi yılda büyük ölçüde kırıldı. Türk dizilerinin etkisi ve özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “kararlı tutumu”, bölge halkları nezdinde büyük bir sempati doğurdu. Küresel merkezleri bu gidişatı durdurmak için yeniden medya dezenformasyonuna yatırım yapmaya iten gerçeklik de bu oldu.

Bu operasyonların kapsamına dair uyarısında Yiğit, farklı ülkelerdeki aktörlerin tek bir merkezden yönetildiğini belirterek, “Biz sadece birkaç hesapla değil, her ülkede şubeleri bulunan koordineli bir küresel yapıyla karşı karşıyayız” diyor. Ona göre bu yapının “Türkiye şubesi” ile “Mısır şubesi” farklı argümanlar kullansalar da aynı stratejinin parçaları. Türkiye’de Araplara karşı nefret yayanlarla Arap coğrafyasında Türklere karşı nefret körükleyenler aynı çıkış noktasından hareket ediyor.

Yiğit, sözlerini Türkiye’nin ve bölgenin istikrarı için bu “kirli komplonun” çarkını kırmanın artık en üst düzeyde bir zorunluluk hâline geldiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Öte yandan, bu faaliyetlerin ifşa edilmesinin ardından çok sayıda bilinçli sosyal medya kullanıcısı hukuki adım atmak üzere harekete geçti. İlgili kişi ve hesaplar hakkında cumhuriyet başsavcılıklarına suç duyurularında bulunuldu. Yetkili makamlar da meseleyi “milli güvenlik” çerçevesinde ele almaya başladı; ayrıca fitne ve dezenformasyon yaydığı tespit edilen bazı hesaplara erişim engeli de getirildi.

EtiketlerPropaganda

Bunları da Beğenebilirsiniz

Kültür

Emeviler, yönettikleri dinî ve etnik topluluklarla nasıl ilişki kurdu?

Ahmed Seif EL-Nasr22 July 2026

Bazı haklar Creative Commons lisansı altında saklıdır

↑