هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
NoonPodcast نون بودكاست · Kıbrıslı Türkler… Yunan aşırılığı ile kimliğe tutunma çabaları arasındaKıbrıs Cumhuriyeti, Müslümanların durumuna ilişkin tartışmalı örneklerden birini oluşturuyor. 50 yılı aşkın süredir kuzey ve güney arasında yaşadığı bölünme, çoğunluğu Türk kökenli olan Müslüman topluluğun koşullarına da şu ya da bu şekilde yansıdı.
Müslümanlar, 1975’te kurulan Kuzey Kıbrıs’ın yüzde 98’inden fazlasını oluşturuyor. Bu yapı, Türk ordusunun 1974’te adada başlattığı ve Rumların Müslüman Türklere yönelik baskılarına karşılık gelen askerî “barış harekâtı”nın ardından ortaya çıktı; 1983’te ise yalnızca Türkiye’nin tanıdığı, uluslararası toplumun ise reddettiği bir ilanla resmiyet kazandı.
20. yüzyılın miras kalan en önemli etnik-siyasi krizlerinden biri sayılan bu sorun, kuzeydeki Müslümanların üzerine de ağır bir gölge düşürdü. Bu kesim, kimi zaman sistematik hedef almaya ve ağır bir kuşatmaya varan güney kaynaklı ırkçılıkla karşı karşıya kaldı; Kıbrıslı Türklere yönelik sürekli Türk desteği olmasa durum daha da ağırlaşabilirdi.
Kıbrıs’ın stratejik jeopolitik konumu, geçmişte de bugün de küresel güçlerin iştahını kabarttı. Anadolu’ya, Mısır’a ve Biladüşşam’a yakınlığı ile özellikle son dönemde keşfedilen doğal gaz başta olmak üzere sahip olduğu doğal kaynaklar, adayı uluslararası hedeflerin odağına yerleştirdi.
Çünkü adayı kontrol eden, Orta Doğu’nun yanı başında bir mevzi elde etmiş oluyor. Bu da Kıbrıs’ı vekâlet savaşlarının sahasına dönüştürdü; bazı durumlarda ise Avrupa ve Batı tarafından temsil edilen kilise ile Türkiye tarafından temsil edilen İslam arasında dinî bir çatışma boyutuna kadar vardı.
2020 verilerine göre Kıbrıs’ın nüfusu yaklaşık 1,2 milyon. Bunun yüzde 77’sini Rumlar, yüzde 18’ini Müslüman Türkler oluştururken, kalan yüzde 5 başka etnik ve dinî gruplardan meydana geliyor. Ancak adadaki iki büyük milliyet, Rum ve Türk tarafları arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle bu oranların doğruluğu konusunda şüpheler de bulunuyor.
Ada iki bağımsız cumhuriyete bölünmüş durumda: Adanın yüzde 35’i üzerinde kurulu ve başkenti Lefkoşa olan kuzeydeki “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile, yüzde 65’lik alanı kapsayan ve başkenti Nikosya olan güneydeki “Kıbrıs Cumhuriyeti”.
Kıbrıs’ta İslam
Kıbrıs’ın İslam’la ilişkisi ilk fetih dönemlerine kadar uzanır. Müslümanlar Biladüşşam’ı fethettiğinde (633-640), kıyı bölgesi ve Kıbrıs Adası, Amr bin As komutasındaki İslam ordusu ile bu bölgeyi Müslümanlara karşı savaşlarında askerî ikmal kapısı olarak kullanan Bizanslılar arasında bir engel olarak kalmıştı.
Müslümanlar o dönemde bu bölgenin önemini kavradı; çünkü burası, Müslümanların Biladüşşam’daki varlığını güvence altına almak ve Bizans tacizini önlemek için Bizanslıların elinden alınması gereken Şam’ın anahtarıydı.
Müslümanlar birkaç kez, o sırada Yezid bin Ebu Süfyan’ın emrindeki Şam’daki büyük garnizondan destek istemiş, ardından kardeşi Yezid’in ölümünden sonra Biladüşşam’ı yöneten Muaviye bin Ebu Süfyan da adanın fethi için Faruk Ömer bin Hattab’dan talepte bulunmuştu. Ancak Ömer, İslam ordularının güvenli dönüşünü sağlama ve onları tehlikeye atabilecek başka savaşlara sürüklememe kaygısıyla bu talebi erteledi. Aynı talep daha sonra Osman bin Affan döneminde de tekrarlandı; o da Faruk’un yolunu izledi.
Muaviye’nin uzun ısrarlarının ardından Osman sonunda kabul etti ve 647 yılında Müslümanlar adaya girdi. Ancak adanın lideri, Müslüman ordusuyla barış yapmayı, koruma karşılığında yıllık bir mali bedel ödemeyi ve Müslümanların Bizanslılarla savaşlarına müdahil olmamayı kabul etti.
Bu barıştan 5 yıl sonra Kıbrıslılar, Bizanslıların safına geçerek anlaşmayı bozdu; Biladüşşam’da Muaviye’ye karşı yürüttükleri savaşta onlara yardım edip gemi sağladılar. Bunun üzerine Müslümanların komutanı adayı yeniden fethedip İslam devletine kattı. 500 gemi ve 12 binden fazla savaşçıdan oluşan bir orduyla gerçekleştirilen bu fetihle Kıbrıs, 652 yılında bir İslam adası hâline geldi.
Osmanlı himayesinde 3 asır
Kıbrıslılar, Rumları destekleyerek Müslüman gemilerini hedef alma konusunda Müslümanları kışkırtmaktan vazgeçmedi. Bu durum Harun Reşid’i (677-809) adayı bir kez daha fethetmeye itti; bu da 790-805 döneminde gerçekleşti. Ancak çok geçmeden Müslümanlar, o dönemde İngiltere Kralı olan ve “Aslan Yürekli” lakabıyla bilinen I. Richard önderliğindeki Haçlı savaşları sırasında adadaki kontrolü kaybetti ve ada Müslümanlarla Rumlar arasında gidip gelen bir alan hâline geldi.
1571’de Osmanlı Türkleri Kıbrıs’ı fethetti ve ada bütünüyle Osmanlı toprağı oldu. Kıbrıs, 1878’e kadar tam 3 asır Osmanlı yönetiminde kaldı; bu tarihte İngilizler adayı işgal etti ve “Dörtlü İttifak” adıyla bilinen anlaşma yoluyla Osmanlı Devleti’ne bu işgali kabul ettirdi.
Osmanlı yönetimi sona ermiş olsa da adada çok sayıda Türk kaldı; kuzey ve güney arasında dağılmış bu nüfus, Yunanistan yanlısı Kıbrıslıların ırkçılığına, hedef göstermesine ve tarihsel komplekslerine kurban oldu. Kolay hedeflere dönüştürülen bu insanlar, öldürme ve baskının odağına yerleştirildi; bu da Türkiye’yi bir yandan onları savunmak, diğer yandan da kendi çıkarlarını korumak için müdahaleye sevk etti.
20 Temmuz 1974’te Türkiye, Türklere yönelik bu baskıyı sona erdirmek ve barışı tesis etmek amacıyla askerî güçleriyle adaya girerek “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı başlattı. Bu harekât, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak etmesini engelledi; ada da Türkiye yanlısı kuzey ve Yunanistan yanlısı güney olmak üzere ikiye bölündü.
Ertesi yıl iki taraf, Birleşmiş Milletler himayesinde nüfus mübadelesi konusunda anlaşmaya vardı. Buna göre yaklaşık 120 bin Rum kuzeyden güneye göç ederken, 65 bin Türk de güneyden kuzeye geçti. İki cumhuriyet arasında ise 180 kilometre boyunca uzanan bir ara bölge bulunuyor.
İstişareler ile siyasi ve medya alanındaki tartışmaların ardından kuzey kesimi, “kendi kaderini tayin hakkı”na dayanarak Kasım 1983’te resmen bağımsızlığını ilan etti ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti oldu. Bu bağımsızlığı yalnızca Ankara tanırken, bazı diğer uluslararası güçler çekimser kaldı. Böylece, birlik ya da her iki tarafın siyasi, toplumsal ve ekonomik haklarını koruyacak federal bir yönetim formülüne ulaşma yönündeki tüm girişimlerin başarısız olmasıyla bu mesele, 20. yüzyılın en önemli etnik-siyasi krizlerinden biri olarak kaldı.
Kıbrıslı Türkler ve kimliğe tutunma çabaları
Kıbrıslı Türkler, Yunanistan destekli güneyden gördükleri baskılara rağmen kimliklerine tutunmaya çalışıyor. Çünkü kendilerini, hiçbir uyarı olmaksızın, kuzey cumhuriyetini bütünüyle Türk kenti sayıp her yolla karşı koyulması gereken bir yapı olarak gören Nikosya merkezli Yunan intikamcılığının başlıca hedefi olarak buldular; oysa bu halk da adanın asli sakinlerinden biri.
Kuzey cumhuriyeti anayasa gereği her şeyden önce laik olsa da nüfusunun yüzde 98’i Müslüman, yüzde 1’i Hristiyan, yüzde 0,1’i Yahudi. Buna rağmen devlet, vatandaşlarına herhangi bir inanç ya da mezhebi dayatmadı. Nitekim 2010 tarihli raporlara göre Hristiyanlığı benimseyen Müslümanların sayısının binlerle ifade edilmesi de bunu gösteriyor.
Güneyin kuzey halkına uyguladığı ekonomik kuşatma altında, hizmet sektörü (sağlık, ticaret, turizm ve eğitim) ekonominin üçte ikisinden fazlasını kontrol ediyor; sanayi sektörü ise yüzde 22 katkı sağlıyor. Buna karşılık adanın kuzey kesimi, güney cumhuriyetinde olduğu gibi önemli ekonomik kaynaklardan yoksun.
Kuzey Kıbrıs, halkına karşı yükümlülüklerini yerine getirebilmek için öncelikle Türkiye’nin desteğine dayanıyor. Ülke esas olarak Türk ekonomisine bağlı ve adanın temel para birimi Türk lirası. Ankara, güneyin baskılarına dayanmalarını sağlayacak gıda ve sağlık malzemeleri başta olmak üzere kuzey Kıbrıslıların tüm ihtiyaçlarını mümkün olduğunca karşılamaya çalışıyor; buna rağmen Kıbrıs’ın avro bölgesine katılmasının ardından ulaşım ve taşımacılık hareketliliği son dönemde artmış durumda.
Müslüman Kıbrıslıların eğitim sistemi ise 4 temel aşamaya ayrılıyor: okul öncesi, ilk öğretim (temel eğitim), orta öğretim ve ardından üniversite eğitimi. Üniversite düzeyinde 6 üniversiteye dağılmış 40 binden fazla öğrenci bulunuyor: Yakın Doğu Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Lefke Avrupa Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi (uluslararası tanınırlığa sahip olan bu üniversitede 35 ülkeden 1000’den fazla öğretim üyesi görev yapıyor ve 68 milletten 15 bin öğrenci öğrenim görüyor). Bu üniversitelerin tamamı “Barış Harekâtı”ndan sonra kuruldu.
Irkçılıkla dolu bir tarih
Müslüman çoğunluğu oluşturan Kıbrıslı Türkler, Osmanlıların çekilmesinden ve Müslümanların kuzeyde hâkimiyet kurmasından bu yana, tarihsel-dini saiklerle birbirini izleyen ırkçılık ve baskı dalgalarına maruz kaldı. Bunun başlangıcı, Aralık 1963’te “Kanlı Noel” katliamı olarak bilinen olaylardı. Rum Kıbrıslı terör örgütü EOKA, yılbaşı gecesi 364 kişiyi öldürdü ve 103 Türk köyünü tamamen boşalttı. Bu suç, bugün hâlâ Yunanlıların alnındaki kara bir leke olarak duruyor.
Araştırmacı Oktay Öksüzoğlu, “Kıbrıs’ta İslam’a Zulüm” adlı kitabında, Rumların Ortodoks Kilisesi öncülüğünde Müslüman Kıbrıslı Türklere karşı işlediği suçları fotoğraflar ve resmî belgelerle kayıt altına alıyor; Müslümanların inançlarını ve İslami kimliklerini korumak için katlandıkları acılara da değiniyor.
Kitapta, Rumların 1979-1993 döneminde 10 yılı aşkın süre boyunca uluslararası teamüllere aykırı biçimde düzenlediği saldırılar ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bunların başında imha, mahrum bırakma ve kuşatma gelirken, buna ek olarak daha fazla vergiyle yıldırma ve hak gaspları da yaşandı. Hatta Türklerin yakınlarına durumlarını öğrenmek için gönderdiği mektupların ulaşması bile engellendi; bu mektuplar gizlice açılıp okunuyordu.
Araştırmacı, yayımladığı belgelerle Müslüman Kıbrıslıların maruz kaldığı uygulamaların “soykırım” suçları düzeyine ulaştığını vurguladı. Buna, ibadethanelerin (camilerin) hedef alınması da dahildi; camiler bombalanıp yerle bir edildi, böylece oralarda namaz kılınması engellenmek istendi. Bu durum, birçok analistin yaşananları tarihte eşi görülmemiş bir “toplu kin” olarak nitelemesine yol açtı.
50 yıllık başarısız çözüm çabaları
Birçok uluslararası arabulucu, bedelini Kıbrıslı Türklerin çok ağır ödediği bu zorlu durumu, adanın iki kesimini birleştirmeyi amaçlayan bölgesel ve BM destekli çözüm girişimleriyle kurtarmaya çalıştı. Ancak Nikosya ile Yunanistan’ın Lefkoşa’yı bağımsız İslami kimliğinden tamamen arındırma isteği nedeniyle bu girişimlerin tamamı başarısız oldu.
Süreç, 16 Ağustos 1974’te BM Güvenlik Konseyi’nin ateşkes çağrısı yapması ve Yunanistan, Türkiye ile Britanya arasında müzakere süreci başlatılmasını istemesiyle başladı. Ancak güney kesiminin yapılan anlaşmalara bağlı kalmaması ve federal devlet fikrinden uzak durması, kuzeyi 1975’te kendisini özerk bir yönetim bölgesi ilan etmeye itti. Bu, kuzey kesimi sakinleri arasında Kasım 1983’te yapılan halk oylamasından önce gerçekleşti; söz konusu referandumun ardından cumhuriyet, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adıyla bağımsızlığını ilan etti ve Rauf Denktaş cumhurbaşkanı oldu.
Ardından BM Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Türkiye’den, adanın iki kesimi arasında anlayışı güçlendirmeye yönelik girişimler peş peşe geldi. 8 Temmuz 2006’da iki taraf (kuzey ve güney), acil çözümlere ulaşmak ve iki halkın yararı için eşgüdüm sağlamak amacıyla çalışma ve izleme komiteleri kurulması konusunda anlaştı. Ancak bu adımın içi boş sloganları fiiliyatta karşılık bulmadı.
Kıbrıs Komünist Partisi lideri Dimitris Hristofyas’ın Şubat 2008’deki Kıbrıs seçimlerini kazanmasının ardından, BM gözetiminde bir barış süreci yoluyla Kıbrıs halkını birleştirmek amacıyla Kıbrıslı Türklerle diyalog yürüteceğini açıkladı. Ancak bu adım da öncekiler gibi başarıya ulaşmadı.
2011-2014 döneminde iki cumhuriyetin heyetleri arasında görüş ayrılıklarını azaltma amacıyla onlarca buluşma ve toplantı yapıldı, ancak sonuç yine yalnızca başarısızlık oldu. Müzakere süreci, son turunda 7-21 Kasım 2016 döneminde İsviçre’de çıkmaza girdi ve Temmuz 2017’de devam ettirildi.
Böylece Kıbrıslı Türkler, kendilerini 300 yıl yöneten Osmanlı Devleti’ne duyulan tarihsel Yunan kini ile Ankara’ya yönelik güncel siyasi husumetin bedelini ödüyor. Adadaki Müslümanlar, Yunan kibrinin eşiğinde tüm çözüm çabalarının parçalanması altında belirsiz geleceklerini beklerken, önlerinde Türk kapısı dışında bütün kapılar kapanmış görünüyor. Son dönemde uluslararası haritanın yaşadığı siyasi akışkanlık ve birçok unsurunun yeniden şekillenmesi nedeniyle, bazıları bu kapının da herhangi bir olağanüstü durumda ve herhangi bir anda kapanabileceğinden endişe ediyor.