هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
NoonPodcast نون بودكاست · Fransa’daki Müslümanlar.. nefret söylemi en büyük azınlığı göçe itiyorFransa’daki Müslümanlar, ülkenin en belirgin unsurlarından birini oluşturuyor. Zira İslam, ülkenin ikinci dini kabul ediliyor. Bu Avrupa ülkesindeki Müslüman topluluk da son yıllarda, maruz kaldığı sistematik hedef alma politikaları, yükselen nefret söylemi ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aldığı kararlar ile uygulamalar nedeniyle en çok dikkat çeken dosyalardan biri hâline geldi. Bazıları bu adımları, Müslümanlar pahasına aşırı sağa açık bir göz kırpma olarak yorumladı.
Fransa’daki Müslümanlar
Fransa Anayasası nüfusun etnik ya da dini aidiyetlerine göre sayılmasını yasaklasa da gayriresmî tahminler, ülkedeki Müslüman azınlığın 5,5 milyonu aştığını ve toplam nüfusun yüzde 8’inden fazlasını oluşturduğunu gösteriyor. Bu oran, dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy tarafından 2003’te dile getirilmiş, o günden bu yana değişmemiş ve bugün yarı resmî bir referans olarak kullanılmaya devam ediyor.
Fransa, uzun sömürge geçmişi nedeniyle tarih boyunca İslam toplumlarıyla en fazla temas kuran Avrupa ülkelerinden biri oldu; bu sömürge serüveninde aslan payı da İslam ülkelerine düştü. Bu nedenle bir yanda İslam ve mensupları, diğer yanda Fransa ve onun yönetim sistemleri arasındaki ilişkiden söz etmek; tarihin acı hatıralarını, sert bir gerçekliğin neredeyse günlük hâle gelen sıkıntılarını ve belirsiz bir geleceğe dair kaygı ile bekleyişi çağıran, hüzünlü bir meseledir.
İslam’ın Fransa’ya girişi
Fransa’nın İslam’la tanışması miladi 8. yüzyıla kadar uzanıyor. Bu nedenle İslam’ın çeşitli kapılardan girerek ulaştığı en eski Avrupa ülkelerinden biri sayılıyor. Müslümanların Fransa topraklarına yerleşmesi tarihsel olarak iki döneme ayrılabilir. Bu iki dönem, daha sonra ülkedeki Müslüman azınlığın temellerinin pekişmesine katkı sağlarken, Batılı devletin İslam toprakları içindeki nüfuz alanını da genişletti.
İlk dönem, Müslüman komutan Tarık bin Ziyad’ın miladi 715 / hicri 96 yılında Tortosa ve Barselona gibi bazı Avrupa şehirlerine düzenlediği seferle başladı ve Rhodanos Nehri’ne kadar ulaştı. (Bugün Rhône adıyla bilinen bu nehir İsviçre’den doğup Fransa’nın güneydoğusuna dökülüyor ve toplam 812 kilometre uzunluğunda.)
Ardından hicri 3. yüzyılda Endülüslüler üzerinden İslami yayılma geldi. Müslüman denizciler Nice kentini ele geçirdi, Fransa’nın güney kıyılarında, ayrıca İsviçre’deki bazı şehirlerde ve Korsika Adası’nda tam hâkimiyet kurdu.
Fransız yönetimi o dönemde Müslümanları kendi topraklarına gitmeye ikna etmekte zorlansa da devlet, seyahat ve hareketliliği zorunlu kılan bağlayıcı yasalar çıkararak en ağır baskı yöntemlerine başvurdu; aksi hâlde reddin bedeli ölümdü.
İkinci dönem ise denebilir ki Birinci Dünya Savaşı’ndan (1914-1918) sonra başladı. Fransa, başta Cezayir olmak üzere bazı İslam ülkeleri üzerindeki kontrolünü pekiştirdikten sonra, savaşın yıkımını onarmak ve devleti yeniden inşa etmek için Müslüman iş gücünü getirip Paris’e sevk etmeye başladı.
Fransız yönetimi o dönemde Müslümanları kendi topraklarına gitmeye ikna etmekte zorlansa da devlet, seyahat ve hareketliliği zorunlu kılan bağlayıcı yasalar çıkararak en ağır baskı yöntemlerine başvurdu; aksi hâlde reddin bedeli ölümdü. Bu yüzden, Fransız iradesine boyun eğmeyi ve onlar için “köleler ve hizmetkârlar” gibi çalışmayı reddeden yüzlerce Cezayirli hayatını kaybetti.
Yıllar geçtikçe Araplar ve Müslümanlar dalgalar hâlinde Fransa’ya ve genel olarak Avrupa’ya gitmeye başladı. Özellikle bu ülkelerin yabancı iş gücüne kapılarını açması ve daha iyi maddi yaşam imkânları sunması, yoksul ülkelerden pek çok Müslümanı daha yüksek gelir arayışıyla Batı’ya yöneltti.
Zamanla çalışma ziyaretleri önce yarı kalıcı, ardından kalıcı ikamete dönüştü. Sonrasında Fransız vatandaşlığı alma ve bütünüyle yeni bir hayat kurma düşüncesi öne çıktı. Buna karşılık, geldikleri Arap ve İslam ülkelerindeki eski yaşamlarından kısmi bir kopuş yaşandı. Öyle ki özellikle üçüncü ve dördüncü kuşaklar için Fransa birincil ülke hâline geldi.
Gerçek sayıların tespiti sorunu
Fransa’daki Müslümanların ve genel olarak azınlık meseleleriyle ilgilenenlerin karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri, gerçek sayılara ilişkin resmî bir istatistiğin bulunmamasıdır. Nitekim 1958 tarihli ve 2008’de değiştirilen Fransız Anayasası’nın birinci maddesi şöyle der: “Fransız Cumhuriyeti bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. Köken, ırk veya din ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşların kanun önünde eşitliğini güvence altına alır. Tüm inançlara saygı gösterir. Cumhuriyet ademimerkeziyetçi bir temelde örgütlenir.” Buna göre devlet, dini ya da etnik temelde herhangi bir istatistik tutmaz.
Bu nedenle Müslümanların sayısına ilişkin tüm tahminler, ancak birtakım göstergelere dayanan yorumlardan ibarettir ve kurumdan kuruma değişmektedir. Nicolas Sarkozy 2005’te sayının 5 milyon olduğunu söylerken, Pew Araştırma Merkezi 2016’da bu sayıyı yaklaşık 5,7 milyon olarak tahmin etti; bu da nüfusun yüzde 8,8’ine karşılık geliyor.
Bazı Fransız elitler bu rakamları sorgulayarak gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu belirtti. Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nden bazı araştırmacılar ile aşırı sağ partiler de benzer bir görüş dile getirerek sayının nüfusun yüzde 22 ila 30’una denk gelen 15 ila 20 milyon arasında değiştiğini öne sürdü.
Bu rakamların doğruluğunu kesin biçimde teyit edecek sabit bir ölçüt yok. Ancak medyada yaygın kabul gören ve Fransa’nın demografik haritasını inceleyen birçok araştırma ve çalışma kurumunun dayandığı oran, Müslümanların toplam Fransız nüfusunun yaklaşık yüzde 8 ila 9’unu oluşturduğu yönündedir.
Fransa’daki Müslüman azınlığın demografik haritasında en kalabalık grubu, toplam Müslüman nüfusun yüzde 35’ini oluşturan Cezayirliler oluşturuyor. Onları yüzde 25 ile Faslılar, yüzde 10 ile Tunuslular izliyor. Buna, hiç de küçümsenmeyecek büyüklükteki Türk toplumu ile Mısır, Libya ve bazı Afrika ülkelerinden gelen diğer kökenler de ekleniyor.
Siyasal ve toplumsal katılım
Fransa’da Müslümanları temsil eden çok sayıda dernek ile toplumsal ve dini yapı bulunuyor. Bunlar, özellikle Avrupa ülkesindeki Müslüman dokunun kendi içindeki aidiyet ve eğilimler arasındaki uçurumun büyüdüğü bir ortamda, farklı kültürel ve etnik arka planlar arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca azaltmaya çalışıyor.
Bu yapıların başında “İslam Enstitüsü” ile 1926’da açılan “Paris Ulu Camii” geliyor. Bu cami, özellikle başkentte Müslümanların başlıca adresi hâline gelmiş durumda. Bunun nedeni, orada nispeten aşırı akımların çekişmelerinden uzak, mutedil dini temsil eden güçlü bir ağırlığa sahip olması. Bu yüzden ülkedeki resmî makamlar nezdinde de bir konuma sahip.
Müslümanların, esasen Müslümanlara hizmet etmek ve Fransız toplumu içinde dini yaymak amacıyla kurulmuş, İslami nitelikli bazı siyasi yapıları da bulunuyor.
Bunun yanı sıra çok sayıda okul ve derneği yöneten “İslami Kuruluşlar Birliği” de bulunuyor. Bu yapı Müslümanlara sosyal ve eğitim hizmetleri sunuyor, gençlerin ve çocukların dini temeller üzerinde yetiştirilmesini hedefliyor. Bazıları bu birliği Müslüman Kardeşler’in bir uzantısı olarak görse de birlik, herhangi bir ayrım yapmadan ve herhangi bir siyasi söyleme odaklanmadan tüm Müslüman topluma hizmet veriyor.
Avrupa ülkesindeki en aktif yapılardan biri de, 1985’te Dünya İslam Birliği’nin himayesinde kurulan “Fransa Müslümanları Ulusal Federasyonu”. Bugün çatısı altında 150’den fazla alt dernek bulunuyor. Buna Tebliğ Cemaati ile Türk toplumunu temsil eden ve bunlardan biri Türk Büyükelçiliği tarafından denetlenen iki başka yapı da ekleniyor.
Siyasi düzeyde ise anayasanın mezhebi temelde parti kurulmasına getirdiği sınırlamalara rağmen, Müslümanların İslami nitelikli bazı siyasi yapıları bulunuyor. Bunlar esas olarak Müslümanlara hizmet etmek, Fransız toplumu içinde dini yaymak ve topluluğun dini, ilmî ve kültürel düzeyini yükseltmek amacıyla kuruldu.
Bu partilerin en öne çıkanları arasında 2015’te kurulan Fransızlar ve Müslümanlar Partisi ile Eşitlik ve Adalet Partisi yer alıyor. Her iki parti de 2017 seçimlerinde, başörtülü adayların da aralarında bulunduğu çok sayıda Müslüman adayı göstermeleri sayesinde güçlü bir görünürlük kazandı. Bu partiler, laiklik yasasında değişiklik yapılmasını ve mevzuatta Müslümanlara özel düzenlemeler getirilmesini talep ediyor. Bunların dışında, Necib Azergui’nin 2012’de kurduğu Fransız Müslüman Demokratlar Birliği Partisi de bulunuyor.
Entegrasyon: Başarılı, ama…
İlk kuşakların Fransa’daki eskiye dayanan yerleşikliği, sonraki kuşakların entegrasyonunu kolaylaştırdı. Özellikle üçüncü ve dördüncü kuşaklar, Avrupa ülkesini kendi anavatanları olarak gördü. Vatandaşlık ve oturum hakkı aldıktan sonra, yerli Fransızların sahip olduğu tüm haklara sahip ve tüm yükümlülükleri taşıyan Fransız vatandaşları hâline geldiler.
Topluluk mensupları, entegrasyonun önündeki engelleri azaltmak için Fransızca öğrenmeye özen gösterdi. Bunun yanı sıra Fransız okullarına da dâhil oldular. Geçmişte Müslüman çocukların İslami eğitimi bir sorun teşkil etse de son dönemde bu alanda bazı esneklikler ve hareketlilikler yaşandı, bu da işleri kolaylaştırdı.
Eskiden camilere bağlı, resmî olarak tanınmayan İslami okullar ve Kur’an kursları vardı; buralardan alınan belgeler herhangi bir yerde çalışmaya yardımcı olacak resmî nitelik taşımıyordu. Ancak son dönemde Fransız makamları, İslami müfredat öğreten bazı okulları tanımaya başladı. Büyük şehirlerde bazı İslami liseler açıldı. Ayrıca 1992’de kurulan Avrupa Beşeri Bilimler Enstitüsü gibi, İslam hukuku ve usulüddin alanlarında özel bölümler barındıran yükseköğretim kurumları da ortaya çıktı.
Fransa’daki Müslümanları ayırt eden özellik, onların bir dini cemaatten çok vatandaş olmalarıdır. Bu da genel olarak Avrupa’daki aşırı sağın Müslüman toplumu hedef almak için kullandığı açmazlardan biriydi. Çünkü bu topluluk, örgütlü bir yapıdan ziyade ideolojik olmayan bireyler ve vatandaşlardan oluşan çeşitli örnekler sunuyor. Müslüman varlığı Fransa’nın tüm şehirlerine yayılmış durumda; sağcısı, merkezde duranı, solcusu, zengini, yoksulu ve farklı eğitim düzeylerinden insanları kapsıyor. Bütün bunlar entegrasyona yardımcı oldu.
Ancak bu çeşitlilik, dine bağlılığın zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine çoğunluk, özellikle ramazan ayı ve bayramlar gibi dönemlerde daha görünür hâle gelen dini vecibelerini yerine getirmeye özen gösteriyor. Buna, Müslümanlar arasında yaygın olan İslami ve hayır derneklerinin sağladığı görece dayanışma da ekleniyor.
Belirli hedefleri ve gündemleri olan tekil bir Fransız-İslami kimliğin bulunmadığını gösteren bu kültürel ve toplumsal zenginliğe rağmen, bazı Fransız elitler Müslüman azınlığı hâlâ Fransız ulusu için bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle hedef alma ve baskı yalnızca aşırı sağ akımlarla sınırlı kalmıyor; ülkenin en üst makamına, bizzat Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a kadar uzanıyor.
Sistematik hedef alma
Son dört yılda Müslümanlar, sistematik hedef almanın peş peşe gelen dalgalarına maruz kaldı. Bu, Müslüman azınlık üzerindeki baskıyı artırmayı amaçladığını göstermek için fazla çaba gerektirmeyen bir dizi karar ve yasa üzerinden yürütüldü. Bütün bunlar, iç ekonomik dosyaları yönetmedeki başarısızlığı nedeniyle düşen popülaritesini telafi etmek isteyen Cumhurbaşkanı Macron’un göz kırptığı aşırı sağın lehine işledi.
Bu yasa, Paris’in ülkedeki Müslüman topluluğun ağırlığını küçültmek için attığı başka yasal adımların devamı niteliğinde.
Bu otoriter politikaların belki de en yenisi, Fransız Parlamentosu’nun Temmuz 2021’de Müslümanlar üzerindeki baskıyı artıran yasa tasarısını kabul etmesiydi. Tasarı, ülkedeki “ayrılıkçı eğilimleri” hedef aldığı iddiasıyla camiler ve hayır dernekleri üzerindeki denetimi sıkılaştırıyor; İslami eğitim ile doktor ve öğretmen seçme özgürlüklerine kısıtlamalar getiriyordu. Bu yasa güçlü bir muhalefetle karşılaşmasına rağmen Macron, çok sayıda kuşku uyandıracak biçimde ısrarcı oldu.
Bu yasa, Paris’in ülkedeki Müslüman topluluğun ağırlığını küçültmek için attığı başka yasal adımların devamı niteliğinde. Bunlar arasında 2004’te okullarda dini sembol ve ritüelleri yasaklayan yasa ile 2010’da kamusal alanlarda peçe takılmasını yasaklayan benzeri düzenleme yer alıyor. Ayrıca son yıllarda Müslümanları büyük ölçüde tahrik eden başka kararlar da alındı.
Macron, Ekim 2020’de “iğrenç” olarak nitelenen açıklamalar yaparak, “İslam bugün dünyanın her yerinde kriz yaşıyor ve Fransa, paralel bir düzen kurmaya çalışan ve Fransız Cumhuriyeti’ni inkâr eden İslami ayrılıkçılıkla mücadele etmelidir” dedi.
Bu açıklamalar, cumhurbaşkanının “mahallelerdeki İslami ayrılıkçılık” olarak adlandırdığı olguya karşı savaşı sertleştirme planını açıklamasının ardından geldi. Plan beş temel eksen üzerine kuruluydu. Bunların en önemlileri, okulları ve camileri yabancı etkilerden arındırmak ve başta Türkiye ile Cezayir olmak üzere İslam ülkelerinin topluluklara gönderdiği hibeler ve yardımlarla maaş alan dışarıdan gelen vaizlerden ülkenin vazgeçmesiydi.
Ardından, 2003’te İslam topluluklarını temsil etmek ve Fransız makamları nezdinde Müslümanların resmî sözcüsü olmak amacıyla kurulan “Fransız İslam Konseyi”nin yerine geçen “Fransa’da İslam Forumu” adı verilen yapının kurulması geldi. Bu adım, Macron’un İslam’ı Fransız tarzına göre ehlileştirme girişimindeki gerçek yüzünü ortaya koydu.
Müslümanlara karşı ırkçılık
Mantık bilginlerinin dediği gibi, karanlık başlangıçlar elbette aydınlık sonuçlar doğuramaz. Buna göre 2015’ten bu yana yükselen nefret söyleminin mantıksal sonucu olarak, Müslümanları hedef alan ırkçı suçların oranı ciddi biçimde sıçradı. Bu durum, konuya ilişkin rakamlar ve raporlar üzerinden açıkça görülebiliyor.
Nitekim Fransa’daki “İslam Karşıtlığına Karşı Ulusal Gözlemevi”nin Ocak 2021’de yayımladığı açıklamaya göre, 2020’de Müslümanlara yönelik 235 saldırı kaydedildi; bu sayı 2019’da 154’tü. Bu, yüzde 53’lük bir artış anlamına geliyor. Ayrıca camilere yönelik saldırılar da 2019’a kıyasla yüzde 35 arttı.
“Avrupa Irkçılık Karşıtı Ağı”nın (ENAR) başka tahminlerine göre de sayılar sürekli artıyor. Avrupa’nın, Fransız hükümetinin benimsediği ve büyük ölçüde aşırı sağdan etkilenen söylemden kaygı duyması gerekiyor. Çünkü bu söylem toplum içindeki bölünmeyi derinleştirebilir, istikrarı ve toplumsal bütünlüğü tehdit edebilir.
Fransa’daki “İslamofobiye Karşı Kolektif”, bu yıl yayımladığı raporunda, 2017-2019 döneminde Müslümanlara yönelik saldırıların yüzde 77 arttığını ortaya koydu ve 2019 boyunca Müslüman karşıtı nefret kapsamına giren yaklaşık 789 eylem tespit etti.
Dikkat çekici olan, ırkçı suç olarak sınıflandırılan bu eylemlerin yüzde 59’unun devlet kurumlarından kaynaklanması. Bu durum Müslümanlar arasında kaygıyı artırdı ve pek çoğunu gitmeye itti… gizli bir gidiş olsa bile.
Gizli gidiş
The New York Times, 13 Şubat 2022’de “Fransa Müslümanlarının gizli gidişi” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde, son dönemde yükselen nefret söylemi ışığında sağcıların uyguladığı ihlallerden kaçmak için Fransa’yı gizlice terk eden onlarca Müslümanın hikâyesi ele alındı.
Haberde, 2016’dan bu yana Britanya’ya kaçan Fransız Müslümanların Facebook’ta kurduğu ve bugün 2.500 üyeye ulaşan bir grubun varlığı da ortaya kondu. Çoğu genç olan bu kişiler, dinleri ve İslami kimlikleri nedeniyle maruz kaldıkları baskılar yüzünden vatandaşlığını taşıdıkları ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.
Bu haberin ortaya koydukları, Fransa’dan bazı Avrupa ülkelerine toplu kaçışlara ilişkin Fransızlar ve Avrupalılar tarafından aktarılan onlarca canlı tanıklıkla da örtüşüyor. İnsanlar, sakalları ya da başörtüleri nedeniyle ezilmedikleri, sırf Müslüman oldukları için iş kapılarının yüzlerine kapanmadığı daha iyi bir hayat ve toplum arayışıyla gidiyor.
Böylece Fransa, kendisini uzun zamandır herkesi kapsayan çoğulcu ve medeni bir ulus olarak sunan bir ülkeden, kendi evlatlarını iten ve onları zorla göçe sürükleyen bir alana dönüştü. Birçok Fransız düşünür ve analist bu olguya dikkat çekerek, yaşananları Fransa’nın bu politikayla kendi kendini yakması olarak niteledi ve bunun derhâl durdurulması gerektiğini söyledi.
Zorluklar ve engeller
Fransa’daki Müslümanlar birçok zorlukla karşı karşıya. Bunların başında, ırkçı suçların ve dini temelde hedef almanın artmasına yol açan yükselen nefret söylemi geliyor. Fransa’daki “İslam Karşıtlığına Karşı Ulusal Gözlemevi”, “Avrupa Irkçılık Karşıtı Ağı” (ENAR) ve diğer güvenlik ile insan hakları göstergelerinin yayımladığı raporlar, bu popülist söylemin sonuçlarını ortaya koyuyor ve toplumsal entegrasyon çabalarının önünde engel oluşturuyor.
Buna, Müslümanlar arasında birlik olmaması ve ortak bir liderliğin bulunmaması da ekleniyor. Her ne kadar bazı olumlu yorumlar bu durumu, entegrasyon çabalarının başarısına dair güçlü bir gösterge olarak okuyabilse de bu durum çabaları dağıtıyor.
Bunun yanı sıra Müslümanların, ülkedeki sağ ile aşırı sağ arasındaki seçim mücadelelerinde ve siyasi çekişmelerde bir siyasi kart olarak kullanılması da söz konusu. Fransa’daki “Müslüman Topluluğun Ulusal Vizyon Birliği” Genel Sekreteri Bekir Altaş, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Fransa’da Müslümanlara ilişkin mevcut atmosfer kaygı verici hâle geldi ve tehlike sinyalleri veriyor” dedi; Müslümanların seçim maratonlarında rakipler arasındaki siyasi mücadelede bir araç olarak kullanılmamasını umduğunu ifade etti.
Özellikle Fransa’daki Müslüman azınlığın geleceği, tahminlere ve kapsamlı bir vizyonun yokluğuna bağlı kalmayı sürdürüyor. Marine Le Pen son seçimlerde yenilmiş olsa da Emmanuel Macron’un zaferi topluluk için verilmiş bir umut anlamına gelmiyor.
Altaş, Müslüman azınlığın propaganda amaçlı bir baskı aracı gibi ele alınmasına karşı uyardı; ister oy bloklarını kazanmak için geçici bir yakınlaşma yoluyla, ister seçim yarışında desteğini almak amacıyla aşırı sağı memnun etmek için Müslümanlar üzerinden siyaset yapılması şeklinde olsun, bunun açık biçimde birkaç gün önce yapılan seçimlerde görüldüğünü söyledi.
Paris’in benimsediği laiklik ilkesi ve anayasa gereği devlet diğer dini toplulukların iç işlerine karışmazken, İslami alana açık biçimde müdahale ediyor; imamlarını seçiyor, kimliklerini ve öğrettikleri konuları, sunulan davet yöntemini belirlemeye karışıyor. “Müslüman Topluluğun Ulusal Vizyon Birliği” Genel Sekreteri’ne göre bu durum, ülkenin resmî anayasasının ihlali anlamına geliyor.
Fransa’daki “İslami Kuruluşlar Birliği” Başkanı Ömer Lasfar ise, Müslümanların Fransa’daki varlığının son 40 yılda birkaç temel aşamadan geçtiğini, bunların tümünün genel olarak İslami varlığın toplum tarafından kabul gördüğünü teyit ettiğini söyledi. Ancak ona göre çok küçük bir azınlık, İslam’ın her zaman bir kaygı ve tehdit kaynağı olmasını istiyor. Lasfar, 3 Mayıs 2017’de El Cezire’de yayımlanan ve Avrupa’daki İslami çalışmanın 4 liderini ağırlayan “Sınırsız” programındaki katılımında, bununla aşırı sağı ve bazı İslamcı köktencileri kastettiğini belirtti; programda Avrupa Müslümanlarının karşılaştığı zorluklar ve Avrupa toplumları üzerindeki etkileri tartışılmıştı.
Lasfar, İslamofobinin yaygın bir olgu olarak siyasetçiler arasında vatandaşlara kıyasla daha fazla görüldüğüne işaret etti ve Müslümanların önündeki üç temel zorluğu sıraladı. Bunların başında, popülistlerin sistematik hedef alma ve şüphe üretme politikaları karşısında İslami kimliğin korunması geliyor. İkinci olarak, Müslümanın genel olarak Avrupa toplumlarında göç aşamasından vatandaşlık aşamasına geçmesi gerekiyor. Son olarak da Müslümanların güç kaynaklarına ulaşması ve Fransız toplumunun farklı kesimleri arasında hayrı yayması gerekiyor.
Sonuç olarak, özellikle Fransa’daki Müslüman azınlığın geleceği tahminlere ve kapsamlı bir vizyonun yokluğuna bağlı kalmayı sürdürüyor. Marine Le Pen son seçimlerde yenilmiş olsa da Emmanuel Macron’un zaferi topluluk için verilmiş bir umut anlamına gelmiyor. Çünkü ilk görev döneminde Müslümanlarla ilişkilerinde yaşanan deneyimler, gelecek döneme ilişkin teyakkuz ve kaygı hâlini daha da artırıyor.