هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
Lübnan, 19. yüzyıldan bu yana Avrupa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki baskısının en önemli sahalarından birini oluşturdu. Avrupa müdahalesi yalnızca insani ya da dini saiklerle sınırlı kalmadı; aynı zamanda imparatorluk içindeki güç dengelerinin yeniden çizilmesiyle de bağlantılıydı. 1860 olaylarının ardından uluslararası denetim altında Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’nın kurulmasıyla birlikte Lübnan, Osmanlı idaresi ile Avrupa iradesinin iç içe geçtiği bir alana dönüştü. Bu miras, Maşrık’taki dış müdahalelerden söz edilirken Türk siyasi hafızasında hâlâ canlılığını koruyor.
Bu dönem aynı zamanda Anadolu ile Biladüşşam arasında bir nüfus hareketliliği de doğurdu; her ne kadar bunun tamamı siyasi nitelik taşımıyor olsa da Mardin ve çevresinden aileler, Beyrut Limanı’nın canlanmasından ve Doğu Akdeniz’in başlıca ticaret merkezlerinden birine dönüşmesinden yararlanarak iş fırsatları arayışıyla Lübnan’a göç etti.
Bu ailelerin geniş bir bölümü Beyrut ve Bekaa’ya yerleşti ve zamanla, köken yurtlarıyla ailevi ve kültürel bağlarını koruyan bir topluluk oluşturdu. Hatta yakın tarihli Türk araştırmaları, Lübnan’da Mardin kökenli kişilerin sayısını on binlerle ifade ediyor; bunların bir kısmı hâlâ Türk vatandaşlığı taşıyor ya da Türkiye ile hukuki bağlarını sürdürüyor.
Göçler; Müslümanlar, Hristiyanlar, Süryaniler, Ermeniler ve Araplardan oluşan toplulukları da kapsıyordu. Bunlar arasında, imparatorluğun çöküş yıllarına eşlik eden karışıklıklardan kaçarak bölgeden ayrılan sanatçı Feyruz’un ailesi de vardı.
Türkiye, yeni binyılın başında Arap dünyasına açılmasıyla birlikte bu kültürel mirası ve toplumsal bağları yeniden canlandırdı. Ancak bu dönemde Lübnan’daki faaliyetleri, çoğu zaman diplomatik varlığın önüne geçen kültürel ve kalkınma odaklı bir mevcudiyetle sınırlı kaldı.
Ankara, Esed’in devrilmesinin ardından Lübnan’ın konumunu yeniden tanımlıyor
Türkiye, uzun yıllar boyunca Lübnan’ı dış politikasında bağımsız bir dosyadan çok Suriye nüfuzunun bir parçası olarak ele aldı. Nitekim 2005’teki Suriye çekilmesine kadar Şam, Lübnan karar alma süreçlerinde en etkili aktör olmayı sürdürdü. Sonraki yıllarda ise Ankara’nın öncelikleri Suriye devriminin sonuçları, Kürt dosyası, Irak, Doğu Akdeniz ve terör tehditlerine yöneldi. Bu sırada Lübnan, çoğunlukla İran, Fransa ve Suriye’nin rollerinin kesiştiği bir saha olarak gündemde kaldı; ancak Türk stratejisinde bağımsız bir eksene dönüşmedi.
Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından Lübnan, Suriye’de Esed sonrası dönemin başarısını belirleyecek güvenlik ve siyasi çevrenin bir parçası hâline geldi. Suriye sınır güvenliği ve sınırların belirlenmesi, silah kaçakçılığı, mültecilerin dönüşü ve Beyrut ile Şam arasındaki ilişkinin düzenlenmesi gibi başlıklar, Ankara’nın bölgesel istikrar tasavvurunun merkezine yerleşti; bu tasavvurun ana başlığını da Suriye’nin istikrarı oluşturuyor. Zira Türkiye’nin güney sınırlarının güvenliği, Suriye devlet kurumlarının yeniden inşasıyla ve ülke toprakları ile sınırlarının denetim altına alınmasıyla başlıyor.
Araştırmacı Suheyb Cevher, “Noon Post”a yaptığı açıklamada, “Mevcut Türk yaklaşımı, yeni Suriye’nin Lübnan’ın istikrarında doğrudan çıkarı olduğu anlayışına dayanıyor. Çünkü herhangi bir güvenlik sarsıntısı derhâl Suriye sınırlarına, yeniden imar projelerine ve bölgesel ekonomiye yansıyacaktır” diyor. Cevher, Ankara’nın “Şam’ı, Lübnanlı güçler arasındaki gerilimi azaltacak siyasi ve diplomatik bir rol oynamaya teşvik ettiğini; ancak Suriye’nin Lübnan’daki güvenlik ya da askeri nüfuzunun geri dönmesini ve eski modelin yeniden üretilmesini desteklemediğini” ekliyor.
SETA Araştırma Merkezi, Türkiye’nin güvenlik çevresinin sınırlarının ötesine geçtiğini ve Irak ile Suriye’den Doğu Akdeniz’e uzanan, güvenlik, enerji ve ticaret koridorlarının iç içe geçtiği bağlantılı bir ağ boyunca yayıldığını değerlendirdi. Bu çerçevede Lübnan’ın istikrarı, Türkiye’yi çevreleyen bölgesel alanın istikrarının bir parçası hâline geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da konuşmalarından birinde, ülkesinin güvenliğinin Hatay’dan değil, Halep, Şam ve Beyrut’tan başladığını söylemişti.
Bu yaklaşım, Türk stratejik düşüncesindeki dönüşümü ortaya koyuyor. Ankara, ABD-İran savaşının ardından şekillenen yeni bölgesel düzenlemelerde konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Çünkü Lübnan’da ortaya çıkacak herhangi bir güvenlik ya da siyasi boşluk, Suriye’nin istikrarına yansıyacaktır. Türkiye aynı zamanda, yeniden istikrarsızlık halkaları üretebilecek ya da başka güçlerin Maşrık’taki güç dengelerini kendi çıkarlarından uzak biçimde yeniden çizmesine imkân verebilecek bir jeopolitik boşluğun oluşmasını engellemeye çalışıyor.
Türkiye’nin çıkarları ekonomik ve jeopolitik dosyalara da uzanıyor; bunların başında deniz sınırlarının belirlenmesi, enerji projeleri ve Doğu Akdeniz’deki ulaşım koridorları geliyor. Cevher, Lübnan Başbakan Yardımcısı Tarık Mitri’nin Ankara’da gerçekleştirdiği son temasların da bu yaklaşımı yansıttığını belirtiyor. Buna göre görüşmeler dört temel başlıktan hareket etti: Lübnan istikrarının pekiştirilmesi, güneydeki güvenlik düzenlemelerinin geleceği, Şam’daki değişimin ardından Lübnan-Suriye ilişkisi ve ekonomik iş birliğinin yeniden canlandırılarak Suriye’nin yeniden imarı ile ulaşım ve enerji projelerine bağlanması.
Türkiye Lübnan’daki varlığını nasıl inşa ediyor?
Türkiye, 2000’li yılların ortalarından itibaren Lübnan’da doğrudan siyasi angajmandan çok yumuşak güç araçlarına dayandı. Siyasi ve güvenlik dosyaları büyük ölçüde karmaşık iç ve bölgesel dengelere bağlı kalırken Ankara, 2006’da Lübnan’da projelerini uygulamaya başlayan ve 2012’de Beyrut’ta ofis açan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) üzerinden varlığını genişletti. Projeler ilk aşamada Kuzey Lübnan’da yoğunlaştı; ardından eğitim, sağlık, tarım, tarihi mekânların restorasyonu ve mesleki eğitim gibi alanlara yayıldı.
Türkiye’nin varlığı, devlet üniversite bursları, Yunus Emre Enstitüsü’nün faaliyetleri ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), programlarını da kapsadı. Buna, aile bağlarını kanıtlamalarının ardından Türk ya da Osmanlı kökenli Lübnanlılara Türk vatandaşlığı verilmesi de eklendi. Ankara bu çizgiyi 2020’de resmen yeniden teyit etti; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Lübnan’daki Türk ve Türkmen kökenlilerden isteyenlere vatandaşlık vermeye hazır olduklarını açıkladı. Türkiye’nin 2024’te Lübnan’dan yürüttüğü tahliye operasyonları da Türk vatandaşlığı taşıyan bazı Lübnanlıların bulunduğunu ortaya koydu.
Esed rejiminin çöküşünün ardından gelen bölgesel dönüşümlerle birlikte Türkiye’nin varlığı ekonomik ve lojistik altyapıya yönelmeye başladı. Şubat 2025’te TİKA, Trablus Limanı’ndaki tesislerin geliştirilmesine yönelik bir proje açtı ve limanın Türkiye ile Lübnan arasındaki ticaretteki önemini vurguladı. Açılış sırasında Lübnanlı yetkililer, Mersin-Trablus deniz taşımacılığı hattından haftada 100’den fazla kamyonun geçtiğini belirterek bunun hattın bölgesel bir lojistik koridor olarak konumunu güçlendirdiğini ifade etti.
Ankara’nın Rene Muavvad Havalimanı’nı işletme projesine gösterdiği ilgi de aynı yönelimi yansıttı. 27 Haziran 2026’da Türkiye’nin Beyrut Büyükelçisi Murat Lütem havalimanını ziyaret ederek işletme planlarını inceledi; Trablus Limanı’na ve Suriye sınırına yakınlığı nedeniyle konumunun taşıdığı stratejik ve ekonomik öneme işaret etti ve Türk hava yolu şirketlerinin projeyi yakından takip ettiğini belirtti.
Ankara Lübnan’da çözümü nasıl tanımlıyor?
Ankara, askeri yolla sonuca gitmeye ya da dış vesayeti yeniden üretmeye dayalı yaklaşımları reddediyor; buna karşılık Lübnan’ın istikrarını, kurumları çökmeksizin iç dengeleri yönetebilen bir devletin kurulmasına bağlayan bir vizyon ortaya koyuyor. Ayrıca İsrail’in tırmandırdığı gerilimi, herhangi bir siyasi çözümün önündeki en büyük engel olarak görüyor.
Lübnan’a yönelik saldırıları defalarca kınamasının yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Haziran 2026’da tonunu daha da sertleştirdi ve İsrail’i güneyde işgalini genişletmeye çalışmakla suçladı. Bakanlık, sınır bölgelerini yaşanamaz hâle getirip sakinlerini göçe zorlayarak yeni sahadaki fiili durumlar dayattığını, bu politikanın da askeri güç yoluyla bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini ve böylece bölgesel istikrarın yeniden inşası için her türlü fırsatı baltaladığını belirtti.
Cevher, “Türk yaklaşımı güvenlik ile siyaset arasında denge kurmaya dayanıyor” diyor ve Ankara’nın “İsrail kaynaklı tehdidi Lübnan’ın istikrarına yönelik en acil dış tehdit olarak gördüğünü, aynı zamanda devlet çerçevesi dışında silah bulunmasının kurumları zayıflattığını ve ülkeyi krizlere açık bıraktığını düşündüğünü” ifade ediyor.
Cevher, Türkiye’nin “silahsızlandırmayı zor yoluyla ya da dışarıdan dayatılan çözümlerle gerçekleştirmeyi reddettiğini, mevcut durumun sürmesinin de sürdürülebilir bir seçenek olmadığını düşündüğünü” ekliyor. Ankara bu nedenle, “iç diyaloğa, Lübnan ordusunun kapasitesinin güçlendirilmesine ve silahın devletin elinde toplanmasına doğru düzenli bir geçişe imkân verecek karşılıklı güvenlik güvencelerine dayanan kademeli bir süreci” destekliyor.
Ankara, Hizbullah’ın silah dosyasının nasıl ele alınacağına ilişkin açık tartışmalardan kaçınıyor ve resmi söyleminde Lübnan devlet kurumlarına ve egemenliğine desteğini, savaşı genişletecek ya da istikrarı baltalayacak her türlü adıma karşı olduğunu vurgulamakla yetiniyor. Bu söylem, Türkiye’nin Lübnan iç kutuplaşmasına dâhil olmama hassasiyetini yansıtırken, odağını İsrail’in tırmandırdığı gerilimi durdurmaya ve tartışmalı dosyaları ele alabilecek tek çerçeve olarak Lübnan devletini güçlendirmeye yönelttiğini gösteriyor.
Türkiye, Lübnan’da İran nüfuzunun mirasçısı olmaya çalışmaktan çok güç dengesinin İsrail lehine kaymasını önlemek istiyor. Maşrık’taki yeni güvenlik düzenlemelerinin dışında bırakılmamaya özen gösteriyor ve bugün Lübnan’ı, 7 Ekim’den ve ardından Esad rejiminin çöküşünden beri yeniden şekillenen, İran’a karşı savaşın ardından ise daha da hızlanan bölgesel dengenin halkalarından biri olarak görüyor.
Bu dönüşümler, İran’ın Maşrık’taki nüfuz ağını zayıflattı ve bölgesel güçler arasında rollerin yeniden dağıtılmasının önünü açtı. İsrail ise bu sırada askeri üstünlüğünü Gazze, Suriye, Lübnan ve Doğu Akdeniz’e uzanan siyasi ve güvenlik gerçekliklerine dönüştürmeye çalışıyor.
Bu Türk yönelimi tarihsel bir boyut da taşıyor. Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ardından Türkiye Cumhuriyeti, onlarca yıl boyunca Maşrık meselelerinden uzak durdu; yeni devleti inşa etmeye ve sınırlarını tahkim etmeye odaklandı, ardından Soğuk Savaş boyunca Batı’ya yöneldi. Bugün ise Ankara, bölgenin yeniden şekillendiği aşamalarda yokluğun başka güçlere nüfuz haritalarını çizme imkânı verdiği kanaatiyle hareket ediyor. Bu durum, Türkiye’yi daha sonra oluşumunda yer almadığı denklemlerle uğraşmak zorunda bırakıyor. Bu nedenle Ankara, eski nüfuz modellerini canlandırmadan Maşrık’taki varlığını sağlamlaştırmaya ve İsrail’in yeni güvenlik ve siyasi dengeleri tek başına belirlemesini önlemeye çalışıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin sınırlar, enerji, Lübnan-Suriye ilişkisi ve Lübnan devlet kurumlarına destek dosyalarına gösterdiği ilgi, Lübnan’ın bölgesel güçlerin şekillendirmek için yarıştığı yeni jeopolitik haritanın bir parçası hâline geldiğini kabul eden daha geniş bir vizyondan ayrı düşünülemez.