هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
İsrail Meclisi’nin (Knesset), “Ezan Yasası” tasarısını ön oylamada kabul etmesiyle birlikte, ezanın İslami bir ibadet olarak konumuna ilişkin tartışmalar yeniden gündeme geldi. Bu adım, konuyu siyasi söylem düzeyinden yasama sürecine taşırken, İsrail’in Kudüs’teki dini sembollere yaklaşımında yaşanan değişimi de yansıtıyor
Tasarı, 2011’den bu yana ezanı kısıtlama ya da yasaklamaya dönük, farklı biçimlerde gündeme getirilip sonuçsuz kalan tekrarlı girişimlerin ardından geliyor. Bugün ise İsrail sağının hâkim olduğu ve kentin dini alanını kendi Kudüs vizyonuna uygun biçimde yeniden düzenleme çağrılarının arttığı bir siyasi ortamda yeniden canlandırılıyor.
Bu adım, münferit bir yasal düzenleme gibi görünmüyor; aksine Kudüs’te din ile siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden çizen daha geniş bir sürecin parçası niteliği taşıyor. Bu da ibadet özgürlüğünün geleceği, devletin dini ritüellerin yönetimine müdahalesinin sınırları ve bunun kentin kimliği üzerindeki etkileri hakkında soruları beraberinde getiriyor.
Bu çerçevede “Noon Post”, Kudüs ve Filistin toprakları eski müftüsü, Yüksek İslam Heyeti Başkanı ve Mescid-i Aksa hatibi Şeyh İkrime Sabri ile yazar ve siyaset araştırmacısı Cihad Harb’la iki söyleşi gerçekleştirdi. Amaç, bu yasama sürecinin boyutlarını ve siyasi arka planını okumak; Kudüs’teki dini ve siyasi gerçeklik ile kentin kimliği ve dini sembolleri etrafında süren çatışmaya olası yansımalarını değerlendirmekti.
Knesset’in “Ezan yasa tasarısı”nı ön okumada onaylaması, ezan etrafındaki tartışmanın siyasi söylemden bunu yasal olarak düzenleme girişimine taşındığını gösteriyor. Bu onayı nasıl okuyorsunuz ve Kudüs’te İslami ibadetlerin özgürce yerine getirilmesi üzerinde nasıl bir etkisi olur?
Ezan meselesi İsrail siyasi söyleminde yeni değil; onu kısıtlama ya da yasaklama girişimleri 2011’e kadar uzanıyor. Bu girişimler birçok kez tekrarlandı ancak her seferinde başarısız oldu. Buna rağmen sürekli yeniden gündeme getiriliyor.
Bu kez aşırı Yahudi gruplar, ezan meselesine kendi bakışları doğrultusunda yasal bir nitelik kazandırmaya çalışıyor; amaç, onu kısıtlamak ya da yasaklamak. Bunun yanında ezanın hoparlörlerle okunmasına sınırlamalar getirilmesi ve işgal makamlarının talimatlarına aykırı davranması halinde müezzinin cezalandırılması ihtimali de gündeme getiriliyor. Şu anda Knesset’in ön okumasında bulunan tasarının içeriği budur.
Biz ise ezanın namazla bağlantılı bir dini ritüel olduğunu vurguluyoruz; bu, İslam’ın temel unsurlarından biridir. Müslümanların, ibadetlerinin asli bir parçası olarak ezan okuma ve bu ritüeli yerine getirme hakkı dini açıdan meşrudur. Bu alana yönelik her türlü müdahale, ibadet özgürlüğüne ve yüzyıllardır süregelen köklü dini geleneklere bir müdahale anlamına gelir; ayrıca bilindiği ve uluslararası ilke ve sözleşmelerde güvence altına alındığı üzere ibadet özgürlüğüyle de çelişir.
Tarihsel açıdan bakıldığında ezan, İslam’ın ilk dönemlerinden bu yana süregelen bir dini ritüeldir. İlk sembolik bağı da, Hicri dönemin başlarında ilk ezanı okuyan sahabe Bilal bin Rebah’a dayanır. Hicri değil miladi olarak 636 yılında, Müminlerin Emiri Ömer bin Hattab döneminde ezan okunmuştur ve o günden bu yana farklı camilerde, Mescid-i Aksa ve Filistin’deki tüm camiler dâhil olmak üzere, yaklaşık on beş asır boyunca kesintisiz sürmüştür.
Dolayısıyla onu kısıtlama ya da yasaklamaya yönelik her girişim, ibadet özgürlüğü ilkelerine ve ilgili uluslararası teamül ve sözleşmelere aykırıdır. Aynı zamanda siyasi olanla dini olanın birbirine karıştırıldığını da gösterir. Oysa ezan tamamen dini bir ritüeldir; siyasi hesaplara tabi kılınamaz. On beş asırdır sürdürülen bu uygulamanın durdurulması kabul edilemez.
Son dönemde özellikle Itamar Ben-Gvir’in açıklamalarında ezanı hedef alan İsrail siyasi söyleminde bir tırmanış gördük. Bu tırmanışı nasıl okuyorsunuz ve bugün Kudüs üzerindeki mücadelenin niteliği hakkında bize ne söylüyor?
Bizce Kudüs’teki her İsrail uygulaması ya da açıklaması, kenti Yahudileştirmeyi hedefleyen bir sürecin parçasıdır; ezanla ilgili tutumlar da buna dâhildir. Onlar ezanı, kentte bugünkü biçimiyle sürmesini istemedikleri İslami bir ritüel olarak görüyor. Bu da Kudüs’e Yahudi karakteri dayatma yönündeki daha geniş politikaların parçasıdır. Nitekim Kudüs’ü yalnızca İsrail Yahudilerinin değil, dünya Yahudilerinin de başkenti ilan ediyorlar.
Bu nedenle Kudüs’teki her türlü İslami görünürlüğü, kendi bakışlarına göre Yahudileştirme projesiyle çelişen bir unsur olarak değerlendiriyorlar. Oysa Kudüs’teki İslami tezahürler yeni ya da geçici değil; yaklaşık on beş asırlık bir geçmişe sahip. Dolayısıyla bunlara dokunmaya ya da alanlarını daraltmaya yönelik her girişim, herhangi bir tarihsel ya da hukuki hakka dayanmaz; kentte kökleşmiş dini ve tarihsel bir gerçekliğe saldırı niteliği taşır.
Bugün Kudüs’teki camilerin ezan okunması ya da dini ritüellerin yerine getirilmesi bakımından karşı karşıya olduğu başlıca baskı biçimleri nelerdir? Bu uygulamaların İslami kutsallara yönelik sistematik bir politikayı yansıttığını düşünüyor musunuz?
Evet, ezan meselesinin yanı sıra Kudüs’teki camileri hedef alan bir dizi uygulama daha var. Bunlar arasında bazı camilere ibadet edenlerin girişinin engellenmesi ve cemaat hakkında altı aya kadar varabilen ya da benzer sürelerle yenilenebilen uzaklaştırma kararları verilmesi bulunuyor.
Bu uygulamalar ayrıca yeni cami yapılmasının ya da inşasının engellenmesini, camilerin onarım çalışmalarının kısıtlanmasını veya herhangi bir bakım ya da restorasyon çalışması yapılmadan önce işgal makamlarından izin alınmasının şart koşulmasını da kapsıyor. Bu politikalar yalnızca Mescid-i Aksa’yla sınırlı değil; Kudüs’teki camilere ve Filistin’in farklı bölgelerine de uzanıyor, ezan ve ibadetin diğer tüm tezahürlerini kapsıyor.
Ezan bugün Kudüs’teki İslami varlık açısından ne ifade ediyor? Onun hedef alınmasının kentin dini ve kültürel kimliğine dokunduğunu düşünüyor musunuz?
Ezan dini bir ritüeldir ve Kudüs’te yükseldiğinde İslami varlığı yansıtır, kente belirgin dini karakterini verir. Bu nedenle onu hedef alan her girişim, bu varlığı azaltma ve sembolik gücünü zayıflatma çabası bağlamında anlaşılır.
Hiç kuşkusuz ezan, kentteki Müslümanların dini ve kültürel kimliğinin bir parçasıdır; kentin tarihiyle ve medeniyet bileşeniyle bağlantılıdır. Minareler ve ezanın yükselmesi de mekânda İslami hayatın varlığına işaret eden açık bir göstergedir.
Bu açıdan bakıldığında ezan, bu varlığın bir sembolü olarak görülür; kentle dini bağın sürdüğünü ifade eder. Dolayısıyla ona yönelik her müdahale, Kudüs’ün dini ve kültürel kimliğinin bir parçasına yönelik müdahale olarak anlaşılır.
Bugün ezanı ve Kudüs’teki İslami kutsalları korumak için İslam dünyasından ve uluslararası toplumdan ne talep ediyorsunuz?
Uluslararası topluma gelince, geçmiş deneyimler ışığında ona çok fazla bel bağlamıyoruz. Çünkü tutumlarının çoğu zaman uluslararası siyasetten ve üzerinde büyük etkisi bulunan ABD’den etkilendiğini görüyoruz. Bu nedenle bu dosyada yeterince etkili bir aktör olarak görülmüyor.
İslam dünyasına gelince, Mescid-i Aksa’nın, Kudüs’ün ve Filistin’in yalnızca Filistinlilerin meselesi olmadığını; dünyanın dört bir yanındaki tüm Müslümanların meselesi olduğunu vurguluyoruz. Bu bakımdan bunlara yönelik sorumluluk ortak bir sorumluluktur; Aksa her Müslümanın omuzlarındaki bir emanettir.
Bu nedenle, bu sorumluluğun kolektif biçimde üstlenilmesi gerektiğini; her Müslümanın bu davayı desteklemeye ve savunmaya katkı sunması, Kudüs’teki, Aksa’daki ve Filistin’deki İslami kutsallara destek konusunda ihmalkâr davranmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Bu dosyada yazar ve siyaset araştırmacısı Cihad Harb, “Ezan yasa tasarısı”nın Knesset’te yeniden gündeme getirilmesine siyasi bir okuma sunuyor; bunun İsrail sağının söylemi içinde nasıl araçsallaştırıldığını ve Kudüs’teki çatışma üzerindeki etkilerini açıklıyor. Ayrıca bu bölüm, yasama yönelimindeki dönüşümün anlamlarını ve bunun kentteki dini ve siyasi tabloya yansımalarını ele alıyor.
“Ezan yasa tasarısı”nın Knesset’te yeniden gündeme getirilmesi hangi siyasi mesajları taşıyor ve bugünkü zamanlamasını ne açıklıyor? Bu durum, iktidar koalisyonuna ya da İsrail sağına ilişkin iç bağlamlarla bağlantılı mı?
“Ezan yasa tasarısı”nın yeniden gündeme getirilmesi açık siyasi mesajlar taşıyor. Bunların başında, bu dosyanın sertlik yanlısı İsrail sağının söylemini güçlendirmek ve seçimler öncesinde seçmen desteği toplamak için kullanılması geliyor. Ezanın yasaklanması ya da İsrail’de hoparlörler aracılığıyla sesinin ulaşmasının sınırlandırılması meselesinin yeniden gündeme taşınması iki temel bağlam içinde gerçekleşiyor. Birincisi, Filistin içindeki Filistinli yurttaşların yaşamını daraltma politikasının uzun yıllardır kesintisiz sürmesidir. İkincisi ise, İsrail sağının, özellikle de Likud Partisi ve Dini Siyonizm partilerinin desteğiyle Itamar Ben-Gvir’in yürüttüğü seçim kampanyasıyla bağlantılıdır; bu da yaklaşan seçimler öncesinde rekabet, siyasi açık artırma ve sağ seçmenin oylarını toplama çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Ezan dosyasının dini/toplumsal bir mesele olmaktan çıkıp İsrail siyasi söyleminde bir araca dönüşmesi nasıl açıklanabilir? Bu durum, İsrail’in kendi içindeki çatışmanın niteliği hakkında neyi yansıtıyor?
Kanaatimce Arap Filistinli ve İslami varlığı inkâr etmeye yönelik tekrarlanan girişimler yeni değil; 1948’den bugüne kadar sürüyor. Bu da ezanı yasaklama girişimlerinin, aşırı İsrail sağının benimsediği politikalar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Amaç, 1948’de işgal edilen topraklar içindeki Filistinlilerin gerek maddi gerek sembolik varlığını inkârı pekiştirmektir.
Bu politikalar, süregelen bir “İsraillileştirme” sürecinin, Filistinlilerin kimliğini ve davranışlarını yeniden şekillendirme girişimlerinin ve onların dini ritüellerine ve kültürel geleneklerine erişimini kısıtlama çabasının parçasıdır. Ezan da Filistin içindeki bu Arap dini ve kültürel mirasın bir parçasıdır. Dolayısıyla onun hedef alınması, bu mirası silmeye ve mevcut gerçekliği hâkim İsrail vizyonuna uygun biçimde yeniden kurmaya dönük daha geniş girişimler içinde anlaşılabilir.
“Müezzin yasa tasarısı”na fiilen uygulanabilir bir düzenleme olarak bakılabilir mi, yoksa bu daha çok Knesset içinde siyasi bir araç olarak mı kalır?
“Müezzin yasa tasarısı”na fiilen uygulanabilir bir düzenleme olarak bakmak zor. Bu nedenle büyük olasılıkla Knesset koridorlarında kalacaktır. Hatta kabul edilse bile, özellikle 1948 Filistin içindeki insan hakları kurumları ve İslami dini grupların tutumları ışığında, anayasaya aykırılık iddiasıyla Yüksek Mahkeme önünde itirazlarla karşılaşabilir.
Dolayısıyla bu yasa dondurulabilir ya da etkisiz bırakılabilir ve bu durum seçimler sonrasına, ortaya çıkacak yeni siyasi dengeler beklenerek ertelenebilir. Bu aynı zamanda, belli ölçüde istikrar arayacak herhangi bir sonraki hükümetin, gerek 1967’de işgal edilen topraklarda gerekse İsrail içinde önceki hükümetlerin aldığı ve yeni siyasi-hukuki olgular yerleştirmeye çalıştığı bu tür önlemleri yeniden gözden geçirme ya da geri çekme ihtimalinin de önünü açar.
Ezan dosyası, İsrail sağının Kudüs vizyonunun pekiştirilmesine nasıl katkı sunuyor ve bunun kentteki dini ve siyasi gerçekliğin yeniden şekillendirilmesiyle ilişkisi nedir?
Siyasi açıdan ezan dosyası yalnızca kültürel boyutla sınırlı değil; Kudüs’ün Filistin-İsrail çatışmasının merkezi unsurlarından biri olması nedeniyle coğrafi boyuta da uzanıyor.
Mescid-i Aksa ve orada okunan, Kudüs şehrine yayılan ezan meselesi, İsrail sağının tezlerinde Mescid-i Aksa’nın ortadan kaldırılması, yıkılması ya da tahrip edilmesi ve yerine mabedin inşa edilmesi yönündeki fikirlerle bağlantılıdır.
Bu nedenle bu yaklaşım, anlık ya da yalıtılmış bir hamle olarak değil; kademeli ve birikimli bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Bu da İsrail sağının farklı kesimlerinde, Kudüs’teki gerçekliği uzun vadeli politikalarla yeniden şekillendirme yönünde bir eğilimi yansıtıyor. Buna, Filistin varlığının maddi ve manevi düzeylerde azaltılması; ayrıca kentteki ve Filistin topraklarının geri kalanındaki İslami kutsallarla, İsrail içindeki Arap kentleriyle bağlantılı coğrafi boyut da dâhildir.
Bu tür söylem ve yasama girişimlerinin sürmesi, Kudüs’teki İsrail politikalarının geleceğine nasıl yansıyabilir? Filistinli tepkilerin, resmî kurumların tutumu da dâhil olmak üzere, anlamı nedir?
Sağcı ve aşırılık yanlısı İsrail söylemi, Filistinlileri içeride İsrail sağıyla doğrudan çatışmalara iterek bir kaos ortamı yaratmayı ve İsrail şiddetine gerekçeler üretmeyi amaçlıyor.
Buna karşılık, İsrail içindeki Arap kurumları ve Knesset üyeleri tarafından benimsenebilecek tutumlar iki ana hatta ilerleyebilir: Birincisi, mahkemelere başvuru yoluyla yargısal hat; ikincisi ise çeşitli biçimlerde protestoları içeren halk hattıdır. Ancak mevcut aşamada can kayıplarını önlemek ve yaklaşan seçim süreçlerine yönelen Filistinli partileri etkileyebilecek siyasi sonuçlardan kaçınmak için geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemeye özen gösterilecektir.
Ayrıca Filistin resmî tepkileri de, ister Cumhurbaşkanlığı, Vakıf Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı gibi kurumların yayımladığı kınama ve mahkûmiyet açıklamaları yoluyla olsun, bu İsrail uygulamalarına açık bir ret yansıtıyor. Buna ezanın engellenmesine ilişkin uygulamalar da dâhildir. Aynı durum El Halil kentinde yaşananlar için de geçerlidir; burada İbrahim Camii’ndeki İsrail uygulamalarına ilişkin benzer açıklamalar yapılmıştır.