هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
BAE’nin Sudan savaşına karıştığı meselesi artık kapalı kapılar ardında suçlama ve inkâr arasında çekişilen tartışmalı bir konu olmaktan çıktı. Son haftalarda bu dosya, Batılı parlamentoların, uluslararası mahkemelerin ve Birleşmiş Milletler mekanizmalarının önünde tüm yönleriyle açık bir meseleye dönüştü. Diplomatik baskı ve halkla ilişkiler kampanyalarıyla bugüne kadar kontrol altında tutulan şey, artık parlamento kararlarının, belgeli tanıklıkların ve ceza soruşturmalarının konusu haline geldi. Bu da BAE’nin Hızlı Destek milislerine yaptığı yatırımın maliyetinin hızla birikme evresine girdiğini ve Abu Dabi’nin üç yılı aşkın süredir bel bağladığı inkâr alanının giderek daraldığını açıkça gösteriyor.
Eşi benzeri görülmemiş bir dönüşümle, Avrupa Parlamentosu 9 Temmuz’da aldığı kararda BAE’yi açıkça ve ilk kez Sudan savaşına karışan ve onu besleyen bir taraf olarak adlandırdı; bu desteğin sona erdirilmesi için somut adımlar atılması çağrısında bulundu.
Kararın önemi, savaşın Nisan 2023’te başlamasından bu yana Avrupalı diplomatlar ve karar alıcıların benimsediği sessizlik kuralını bozmuş olmasında yatıyor. Zira Avrupa başkentleri, Abu Dabi ile ekonomik ve stratejik ortaklıklarını korumak adına BAE’nin adını anmayı uzun süre aşılmaması gereken kırmızı çizgi olarak gördü.
2026/2799 (RSP) numaralı karar, yalnızca isim vermekle de yetinmedi. Kararda, merkezi Abu Dabi’de bulunan küresel güvenlik hizmetleri şirketi “GSSG” ile şirketin CEO’su ve Abu Dabi’deki Cumhurbaşkanlığı Divanı’nda üst düzey bir yetkiliye yakınlığıyla bilinen Muhammed Hamdan ez-Zuabi’ye yaptırım uygulanması yönünde açık çağrılar yer aldı. Bunun gerekçesi, şirketin Kolombiyalı paralı askerlerin devşirilmesindeki kanıtlanmış rolüydü; bu kişiler Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri lehine konuşlandırılmadan önce BAE askerî üsleri üzerinden taşınmıştı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün belgelediğine göre Kolombiyalı savaşçılar, Faşir’in düştüğü anda sahadaydı.
Kararın en hassas boyutunda ise üye devletlere, Hızlı Destek milislerinin Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesine alınmasının değerlendirilmesine yönelik mekanizmaları işletme çağrısı yapıldı. Bu adım tamamlanırsa, milislere sağlanan her türlü destek; ister mali ister askerî olsun, doğrudan bir terör yapılanmasıyla ilişki anlamına gelecek ve bunun doğuracağı hukuki sonuçlar başta Abu Dabi olmak üzere destekçilerini de kapsayacak.
Karar 28’e karşı 476 oyla kabul edildi. Kullanılan dilin gücüne rağmen, Parlamento içindeki bazı siyasi gruplar (örneğin Sosyalistler ve Demokratlar Grubu) AB ile BAE arasında süren ticaret müzakerelerinin askıya alınması gibi daha sert önlemler talep etmişti. Ancak bu öneri, BAE ile stratejik ve ekonomik dengeyi korumak isteyen başka parti ittifakları tarafından düşürüldü.
Daha da dikkat çekici olan, kararın oylama öncesinde yürütülen yoğun BAE baskı kampanyasına rağmen çıkmış olmasıydı. Bu kampanya, ülkenin adını nihai metinden çıkarmayı ve kınamayı isim vermeden dış müdahaleleri mahkûm eden genel bir ifadeyle sınırlı tutmayı amaçlıyordu. Dark Box sitesinin yayımladığı habere göre BAE’li diplomatlar, farklı parlamento gruplarından milletvekilleri ve siyasi danışmanlarla toplantılar yaptı; bu görüşmelerde ülkelerini savaşı uzatmakla suçlanan bir taraf olarak değil, barışa, insani yardıma ve diplomatik arabuluculuğa bağlı bir devlet olarak sundular. Abu Dabi, genel bir kınamanın diplomatik yollarla yönetilebileceğinin farkındaydı; buna karşılık adının Avrupa Parlamentosu’nun resmî kayıtlarına açıkça girmesi, ileride yaptırımların, soruşturmaların ve çatışmayla bağlantılı şirketler ile mali ve lojistik ağların daha sıkı denetlenmesinin dayanağına dönüşebilirdi.
Ancak resmî oylama kayıtları, kampanyanın çarpıcı biçimde başarısız olduğunu ortaya koydu. “Birleşik Arap Emirlikleri dâhil” ifadesi ayrı bir oylamaya sunuldu; aynı şekilde “GSSG” şirketine BM silah ambargosu ihlalleri bağlamında yapılan atıf da ayrı oylatıldı. Parlamento, genel kınamayı bu iki ifadeyi çıkararak da kabul edebilirdi; ancak milletvekillerinin çoğunluğu her ikisini de metinde tutmayı tercih etti.
Dark Box’ın vardığı sonuca göre bu tablo, Abu Dabi açısından Avrupa kurumları içinde Strasbourg’daki taktik bir kaybın ötesine geçen siyasi bir gerilemeye işaret ediyor. Bu durum, BAE’nin Sudan’la bağlantılı eleştirileri yalnızca diplomatik angajman yoluyla kontrol altında tutma kapasitesinin aşamalı olarak aşındığını ve Avrupa kurumlarındaki tartışmanın BAE ile stratejik ortaklık sorusundan, onun savaştaki rolüne ilişkin raporlara verilecek siyasi ve hukuki tepki sorusuna kaydığını gösteriyor.
Diplomatik koruma duvarının çöküşü
Bu dönüşümün anlamı, birkaç ay önce yaşananlarla karşılaştırıldığında daha net ortaya çıkıyor. Kasım 2025’te BAE, Avrupa Parlamentosu’ndaki benzer bir kararı kendisine yönelik her türlü atıftan arındırmayı başarmıştı. Dönemin Devlet Bakanı Lana Nuseybe’nin bizzat Strasbourg’a giderek bir diplomat ekibiyle yoğun baskı yürütmesi, Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola ve genel kurul sırasında farklı gruplardan milletvekilleriyle görüşmesi bu sonuca zemin hazırlamıştı. Politico gazetesinin “yıldırım lobi kampanyası” diye nitelediği bu çabalar sonucunda, sol grupların BAE’nin adının anılması ve onunla serbest ticaret müzakerelerinin durdurulması yönündeki tüm değişiklik önerileri Avrupa Halk Partisi ve sağ blokların oylarıyla düşürülmüştü. Hatta AB Konseyi’nin o ay kabul ettiği yaptırımlar bile yalnızca milis komutan yardımcısı Abdurrahim Dagalo’nun adıyla sınırlı kalmış, hiçbir BAE’li yetkili ya da kurum hedef alınmamıştı.
Ancak kasımda ayakta kalan şey, temmuzda ayakta kalamadı. İki karar arasındaki farkı açıklayan asıl unsur, parlamento bloklarındaki güç dengelerinin değişmesinden çok kanıtların ve vahşetin birikmesiydi: BAE’ye bağlı Sky News Arabia kanalının üzerini örtmeye çalışmasına rağmen artık inkâr edilemeyen Faşir katliamı; dünyanın gözleri önünde Kuzey Darfur’da yaşananların benzerini, suyu, yakıtı ve elektriği hedef alan günlük İHA saldırılarıyla yeniden üreten Ubeyd senaryosu; ayrıca BAE’nin inkâr anlatısını giderek daha fazla sıkıştıran BM ve insan hakları raporları. Böylece Avrupa söyleminde yasaklı bir istisna olan şey, Avrupa Parlamentosu’nun resmî bir belgesinde yazılı metne dönüştü.
Bir savaş suçları araştırmacısının ifadesi Westminster’ı sarstı
BAE’nin müdahil olduğuna ilişkin skandallar yalnızca Strasbourg’la sınırlı kalmadı. Londra’da da Abu Dabi’nin rolüne ilişkin dosya geçen ay çok daha utandırıcı bir aşamaya girdi. Yale Üniversitesi İnsani Araştırmalar Laboratuvarı’nın icra direktörü ve savaş suçları araştırmacısı Nathaniel Raymond, Birleşik Krallık’ın kitlesel vahşetleri önlemeye yönelik tepkisini inceleyen parlamento soruşturması kapsamında Avam Kamarası Uluslararası Kalkınma Komitesi önünde ifade verdi.
Raymond, 23 Haziran’da komiteye yaptığı sunumda, Hızlı Destek milislerinin Faşir üzerinde kuşatıcı kontrol kurmasını sağlayan gelişmiş İHA’ların, topçunun, komuta-kontrol sistemlerinin, elektronik harp kapasitesinin ve paralı askerlerin doğrudan BAE’den geldiğini söyledi. Ekibinin iki yılı aşkın süredir İngiliz hükümetine, kentin kuşatmasının kıtlık ve toplu katliamla sonuçlanacağı uyarısını içeren istihbarat, uydu görüntüleri ve ayrıntılı analizler sunduğunu; ancak Londra’nın soykırımı önleme yükümlülüğü yerine Abu Dabi ile ekonomik, güvenlik ve diplomatik ilişkilerini öncelediğini belirtti.
İfade, BAE’nin ne ölçüde açığa çıktığını gösteren sarsıcı ayrıntılar da içeriyordu. Bunlardan biri, Faşir’e yönelik saldırının, Abu Dabi açısından siyasi sonuçlar doğurabileceği endişesiyle BM Güvenlik Konseyi’nin 2736 sayılı kararının ardından geçici olarak durdurulması; ardından uluslararası toplumun yaptırım uygulamayacağının anlaşılmasıyla milislerin operasyonlarına yeniden başlamasıydı. Bir diğer ayrıntı ise İngiliz yetkililerin, hükümetin Abu Dabi ile doğrudan yüzleşememesi nedeniyle, BAE içindeki tesislerle milisler arasındaki bağlantıyı gösteren hassas takip verilerini Yale Laboratuvarı’ndan yayımlamasını istemesiydi.
Bu ifade İngiliz siyasi sahnesinde gerçek bir sarsıntı yarattı. Uluslararası Kalkınma Komitesi Başkanı Sarah Champion, kanıtları “son derece şok edici” diye niteledi ve Uluslararası Kalkınma ve Afrika’dan sorumlu Devlet Bakanı Barones Chapman’a resmî bir mektup göndererek Dışişleri Bakanlığı’ndan, bu uyarıları aldıktan sonra ne yaptığını ayrıntılı biçimde açıklamasını istedi. Komite, mektubu kamuoyuna da açıkladı ve yanıt için süre belirledi; böylece dosya suçlamalar alanından doğrudan parlamenter hesap sorma alanına taşındı.
Yansımalar Dışişleri Bakanlığı’yla da sınırlı kalmadı. Parlamento içinde BAE’ye yapılan İngiliz silah ihracatının gözden geçirilmesi, onunla siyasi, ekonomik hatta sportif ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi yönündeki talepler yükseldi. Sorular, uzun süre tartışmanın dışında kalan alanlara da uzanmaya başladı; bunların başında da BAE Devlet Başkan Yardımcısı Mansur bin Zayid’in Manchester City ile ilişkisi ve BAE nüfuzunun İngiliz sporuna derinlemesine işlemiş olması geliyor.
Raymond, komite önünde bu boyutu şu sözlerle özetledi: BAE için en büyük hesap verme biçimi bir halk boykotu olacaktır; Manchester’daki insanlar Emirates formalarını yaksaydı bugün bambaşka bir şey konuşuyor olurduk. Bu sözler, BAE’nin Britanya’daki yumuşak gücünün sağladığı dokunulmazlığın artık tartışılmaz olmadığını gösteriyordu.
Lahey’de Yargısal Atılım
Hukuki cephede bir başka ciddi gelişme de Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden geldi. Başsavcı Yardımcısı Nazhat Shameem Khan, Doğu Çad’daki mülteci kamplarına yaptığı ziyaretin ardından, mahkemenin Darfur suçlarına ilişkin soruşturmalarında önemli bir ilerleme kaydettiğini açıkladı. Buna göre mahkeme, sahada işlenen suçları “bağlantı delilleri” yoluyla komuta kademesindeki belirli kişilerle ilişkilendiren güçlü ve somut kanıtlara ulaştı. Bu gelişme, BM’nin yaşananları soykırım özellikleri taşıyan olaylar olarak tanımladığı Faşir ve Cüneyne katliamlarına ilişkin yürüyen soruşturmalar kapsamında yaşandı.
Bu gelişme, milislerin başlıca hamisi olması nedeniyle doğrudan Abu Dabi’yi de ilgilendiriyor. Hızlı Destek Kuvvetleri komuta kademesine ulaşan herhangi bir yargı süreci, bu komutayı mümkün kılan tedarik, finansman ve silahlandırma zincirini de aynı hukuki mercek altına sokacaktır. Nitekim mahkemeye sunulan uzman dosyaları BAE’yi milislerin destekçisi olarak tanımlamıştı; insan hakları ve hukuk çevreleri de Sudan’daki vahşetteki rolleri nedeniyle üst düzey BAE’li ve bölgesel yetkilileri zaten mahkemeye taşımış durumda. Savcılık, mahkemenin yetkisinin devletlere değil suçlara katkıda bulunan bireylere uzandığını kabul etse de soruşturmaların komuta düzeyine yaklaşması, BAE destek ağının altında çalıştığı hukuki örtünün her zamankinden daha ince hale geldiği ve bu ağdaki belirli isimlerin soruşturma çemberine girebileceği anlamına geliyor.
UCM’deki bu yargısal ilerleme, Sudan’la ilgili BM Bağımsız Uluslararası Misyonu tarafından yayımlanan paralel bir darbeyle aynı zamana denk geldi. Misyonun yeni raporu, Hızlı Destek milislerinin Faşir’de vahşi toplu infazlar, kadın ve kız çocuklarına yönelik sistematik kaçırmalar, yaygın toplu tecavüz ve kasıtlı aç bırakma uyguladığını; bu vahşetin, önceki “Faşir’de soykırımın izleri” başlıklı raporuna dayanarak, soykırım niteliği taşıyan suçların ayırt edici göstergelerini oluşturduğunu ortaya koydu.
Raporda, yakınlarının cesetleri hâlâ yerde yatarken aynı odalarda tecavüze uğradıklarını anlatan kadınların ifadeleri belgelendi. Ayrıca binlerce sivili hedef alan alıkoyma, işkence, fidye talebi ve zorla kaybetme örüntüleri de kayda geçirildi. Misyon, Faşir’de görülen kuşatma, altyapının hedef alınması ve insani koridorların boğulması gibi aynı örüntülerin bugün Ubeyd’de de tekrarlandığı uyarısında bulundu; İnsan Hakları Konseyi’nin görevlendirmesiyle oradaki ihlaller hakkında acil soruşturma başlatıldığını açıkladı ve sorumluluğun yalnızca savaşan taraflara değil, silah, İHA ve diğer destek biçimlerini sağlayanlara da ait olduğunu vurguladı.
Senatör Bernie Sanders’ın açıklaması
Avrupa Parlamentosu kararının yayımlandığı gün, yani 9 Temmuz’da, önde gelen ABD’li senatör Bernie Sanders da Sudan’da yaşananları soykırım olarak niteleyen bir açıklama yayımladı. Sanders, “Trump’ın yakın müttefiki olan, dünyanın en zengin ailelerinden biri tarafından yönetilen BAE diktatörlüğü bu soykırımı finanse etti ve yıllardır mümkün kıldı” diyerek Abu Dabi’ye doğrudan sorumluluk yükledi. Yağmalanan Sudan altınından elde edilen milyarlarca doların doğrudan BAE elitlerinin ceplerine aktığını söyleyen Sanders, bu müdahilliğin BM, araştırmacı gazetecilik ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından belgelendiğini vurguladı.
Sanders ayrıca Kongre’den, BAE’yi milislere verdiği askerî desteği kesmeye zorlamasını istedi. Bu çağrı, son aylarda Sudan dosyası nedeniyle Abu Dabi’ye yönelik Amerikan silah satışlarını engellemeye çalışan bir grup Demokrat senatörle birlikte başlattığı sürecin devamı niteliğindeydi. Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu bir Kongre’de bu yasama girişimlerinin başarı şansı ne olursa olsun, Sanders gibi ağırlığı olan bir ismin açık suçlama hattına girmesi, dosyanın Washington’da marjinal bir mesele olmaktan çıkıp ABD-BAE ilişkilerinin bütünü etrafındaki tartışmada yer tutan bir başlığa dönüştüğünü ve BAE’nin müdahilliğinin siyasi maliyetini artırdığını gösteriyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden New York Times’a
Ertesi gün İnsan Hakları İzleme Örgütü, araştırmacı Muhammed Osman’ın bir yazısını yayımladı. Osman, kararı, Avrupa’da ilk kez bir parlamento metninin BAE’yi savaşa katılan ve onu körükleyen bir taraf olarak adıyla anması bakımından dönüm noktası niteliğinde siyasi bir adım olarak değerlendirdi. Diplomatlar ve karar alıcılar çatışmanın başlamasından bu yana bu adıma istikrarlı biçimde karşı çıkmış, bu gecikme de Avrupa Parlamentosu’nun BAE’nin milislere desteğini uzun süre mahkûm etmesini engellemişti.
Osman, yazısında örgütünün araştırmalarının sonuçlarını aktardı. Buna göre BAE merkezli bir şirket tarafından devşirilen Kolombiyalı askerî sözleşmeliler, Sudan’a gönderilmeden önce BAE askerî üslerinden geçti ve milislerin Faşir’i ele geçirdiği anda sahadaydı. Ayrıca milislere, bir kısmı Avrupa yapımı olan silah ve mühimmat sağlandı; bu da Darfur’a yönelik BM silah ambargosunun ihlali anlamına geliyordu. Osman, bunun BAE’nin milislere yardım ettiğinin ve onların savaş suçları işleme kapasitesine esaslı katkı sunduğunun ek kanıtı olduğunu belirtti. Avrupa Birliği’nden yalnızca kararla yetinmemesini, bunu GSSG şirketi ile CEO’su Muhammed Hamdan ez-Zuabi’yi, ayrıca BAE’den Hızlı Destek Kuvvetleri’ne uzanan hava köprüsüne dâhil havayolu şirketleri ve havalimanı işletmecilerini kapsayan hedefli yaptırımlara dönüştürmesini istedi.
Bundan yalnızca bir gün sonra dalga, Amerikan basınının en geniş platformlarına ulaştı. Tanınmış yazar Nicholas Kristof, New York Times’taki köşesini “Toplu katliamı finanse eden devleti adlandıralım” başlığıyla bu dosyaya ayırdı. Kristof, insan hakları uzmanlarının aylar boyunca Hızlı Destek milislerinin Faşir’i basıp sakinlerini katletmek üzere olduğu uyarısında bulunduğunu; buna karşılık Başkan Trump ve diğer dünya liderlerinin omuz silkmekle yetindiğini, ardından milislerin kenti ele geçirip birkaç hafta içinde yaklaşık 60 bin insanı öldürdüğünü yazdı. Aynı senaryonun bugün yarım milyondan fazla insanın yaşadığı Ubeyd’de tekrarlandığı uyarısında bulundu.
Kristof, Çad-Sudan sınırında hayatta kalanlardan bizzat topladığı tanıklıkları da aktardı; bunlar arasında milislerin 10 yaş üstü erkek ve erkek çocuklarını sistematik biçimde öldürmesi ve kadınlar ile kız çocuklarına etnik temelde toplu tecavüz uygulaması da vardı. Ancak onun temel tezi şuydu: Bir sonraki katliamı önlemek için askerî müdahale ya da para gerekmiyor; liderlerin seslerini yükseltip şeyleri adıyla anması, özellikle de ölüm makinesini finanse eden devletin adını söylemesi yeterli olabilir. Başlığın doğrudan işaret ettiği bu devlet BAE’ydi. Bu yazının Amerikan kanaat dünyasının en köklü mecralarından birinde ve bu açıklıkla yayımlanması, açık isim verme pratiğinin parlamento salonlarından geniş Batı kamuoyuna doğru yayıldığını gösteriyor; oysa Abu Dabi uzun süredir tam da bu alana kendi imajını inşa etmek için yatırım yapıyordu.
Çok cepheli baskı, BAE’nin kontrol diplomasisini boşa çıkarıyor
Bu gelişmeler birlikte okunduğunda, Abu Dabi üzerindeki baskının niteliğinde köklü bir değişim olduğu görülüyor. Yakın zamana kadar BAE, dosyayı denenmiş bir denklemle yönetiyordu: Kesin resmî inkâr, karar merkezlerine yönelik önleyici diplomatik baskı ve her türlü hesap sormanın maliyetini yükseltmek için yatırımlar ile ekonomik ortaklıkların yoğun biçimde kullanılması. Bu denklem, Kasım 2025’te Avrupa Parlamentosu kararını içeriğinden arındırırken işe yaramıştı.
Ancak o tarihten bu yana yaşananlar, bu denklemin sınırlarına ulaştığını gösteriyor. Baskı artık, BAE diplomasisinin kontrol kapasitesinden daha hızlı çoğalan cepheleri takip edemiyor: isim veren ve yaptırım isteyen bir Avrupa Parlamentosu; soruşturan ve hükümeti sorgulayan bir İngiliz parlamento komitesi; komuta düzeyine yaklaşan bir uluslararası ceza mahkemesi; soykırımın izlerini belgeleyen bir BM misyonu; çıtayı yükselten Kongre sesleri; ve BAE’yi Sudan’daki savaşın ve vahşetin başlıca körükleyicisi ve besleyicisi olarak açıkça adlandıran saygın yazarlar.
Cephelerin çoğalmasından daha önemlisi, bunların niteliğinin değişmiş olması. Kınama artık Abu Dabi’nin geleneksel rakiplerinden ya da kolayca itibarsızlaştırılabilecek platformlardan gelmiyor; aksine BAE’nin imajını ve nüfuzunu inşa ettiği çevrenin merkezini oluşturan Avrupa ve Britanya parlamentoları, uluslararası yargı, BM mekanizmaları ve Kongre koridorları gibi yerleşik Batılı kurumlardan yükseliyor.
Ayrıca suçlamalar ima düzeyinden belgelendirmeye, genel ifadelerden yargıya taşınabilir teknik ayrıntılara geçti: şirket ve kişi isimleri, uçuş ve sevkiyat güzergâhları, BAE tesislerini Hızlı Destek milisleriyle ilişkilendiren iletişim verileri ve komuta kademesine uzanan bağlantı delilleri. Bu tür bir birikimi halkla ilişkiler kampanyaları temizleyemez; çünkü bu, AB ile serbest ticaret müzakerelerinden ABD silah anlaşmalarına, Britanya’daki spor yatırımı dosyalarına kadar her gelecek dönemeçte yeniden çağrılacak kalıcı bir kurumsal kayda dönüşür.
İleriye bakıldığında, BAE karşıtı ivmenin üç paralel hatta yükselmeyi sürdüreceğini öngörüyoruz. Birincisi yasama-parlamento hattı: Avrupa’daki isim verme emsali, sonraki kararlar ve sorgulamalar için zemin oluşturacak; Ubeyd dosyası da Faşir senaryosunun tekrarlanması halinde baskıyı zirvede tutacak ve sessiz kalan her başkenti zor durumda bırakacak.
İkincisi yargı hattı: Önümüzdeki aylar, Lahey’deki ilerlemenin milis komuta kademesini hedef alan tutuklama taleplerine dönüşüp dönüşmeyeceğini gösterecek. Böyle bir gelişme, özellikle milislerin AB terör listesine alınması süreci de tamamlanırsa, destekçilerini eşi görülmemiş bir hukuki ve siyasi ikilemle karşı karşıya bırakacaktır. Üçüncüsü ise halk ve itibar hattı; uzun vadede stratejik açıdan en tehlikelisi de bu. Çünkü soruların Manchester City’ye ve spor nüfuzuna uzanması, Abu Dabi’nin onlarca yıl ve milyarlar harcayarak inşa ettiği sembolik sermayeyi hedef alıyor.
Buna karşılık BAE, Batılı hükümetlerin ekonomik çıkarları ve Trump yönetimiyle yakın ilişkisi gibi alışıldık dayanıklılık unsurlarına güvenmeye devam edecek. Ancak temel fark şu ki bu kartlar artık giderek artan ve biriken bir maliyetle satın alınabiliyor. Savaşın her günü, Abu Dabi ile ortaklığı savunmayı onun müttefikleri için bile daha ağır hale getiren yeni kayıtlar ekliyor. Dolayısıyla soru artık BAE’nin Sudan’daki müdahilliğinin bedelini ödeyip ödemeyeceği değil; bu bedelin ne kadar büyük olacağı ve ne kadar hızlı tahakkuk edeceğidir.
Son olarak, tabloda üzerinde durulması gereken çarpıcı bir paradoks var. Strasbourg milletvekillerinden Westminster komitelerine, New York Times köşe yazılarına kadar Batılı siyasetçilerin, parlamenterlerin ve yazarların canlı vicdanları BAE’yi Sudan’daki kanamanın sorumlularından biri olarak açıkça adlandırıp hesap sormaya yönelirken; kendilerini savaşı durdurma çağrısı yapan ve Sudan halkını temsil eden siyasetçiler olarak sunan bazı Sudanlı isimler, başta eski Başbakan Abdullah Hamduk ve Sumud İttifakı liderliğindeki arkadaşları olmak üzere, fiilî siyasi tutumlarıyla BAE’yi aklamaya, ona yönelen eleştirileri sulandırmaya ve dikkatleri onun rolünden uzaklaştırmaya dönük ısrarlı bir çaba sergiliyor. Söylemlerinde Abu Dabi’nin adını açıkça anmak ya da ondan hesap sorulmasını istemek neredeyse hiç yok; oysa Avrupa Parlamentosu, Kongre ve Batı basını artık şeyleri adıyla anıyor.
BAE’nin müdahilliğine ilişkin biriken kanıtların ağırlığı karşısında bu tutum daha da tuhaf ve vahim hale geliyor. Bu kanıtların tümü, eğitim kamplarından ikmal hatlarına, silah ve paralı asker kaçakçılığından Sudan’a uzanan geniş bir BAE ağını belgeliyor. Sudanlıların celladını adlandırmada yabancı, bazı Sudanlı siyasetçilerden daha cesur hale geldiğinde, artık tartışılan şey kanıtların güvenilirliği değil; katillerini silahlandıranın adını gizlemeye çalışanların mağdurları temsil ettikleri iddiasının güvenilirliğidir.