هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
Siyonist hareketin tarihinde anlatılanlara göre, Viyana’nın Yahudi hahamı, Theodor Herzl’in “Yahudi Devleti” kitabında ortaya koyduğu ve 1897’de Basel’de düzenlenen Birinci Siyonist Kongre’de tartışılan “Filistin’in halksız ve boş olduğu” iddiasına karşılık, Filistin’in Yahudileri kabul etmeye elverişli olup olmadığından emin olmak istedi ve ülkenin durumunu araştırmaları için kendi adına temsilciler gönderdi.
Daha sonra ortaya çıktığı üzere, Filistin temsilcilerin gözünde yeterliliğini kanıtlamıştı; güzel, nimetlerle dolu bir topraktı. Ancak Herzl’in fikirleriyle hahamın hayallerinin önünde tek bir sorun vardı; temsilcisi bunu ünlü telgrafında tek bir cümleyle özetledi: “Gelin güzel, ama başka bir adamla evli!”
Gerçekte Siyonizm’in “gelin”den fazlasına ihtiyacı yoktu; “öteki adam” ise kuramcılarının ve düşünürlerinin zihniyetine bırakıldı ki iki hat üzerinde hileler ve kavramlar üretsinler: Birincisi, onun varlığını inkâr etmek ve “halksız toprak” söylemiyle anlatının dışına itmek; böylece dünyanın dört bir yanından Yahudi göçlerinin kolaylıkla ve rahatça ilerlemesinin önünü açmak.
İkincisi ise onu fiilen ortadan kaldırmaktı; kökünden sökme, kovma ve “transfer” yoluyla. Bu fikir, coğrafya, demografi ve güvenlik gerekçeleriyle beslenerek Siyonist tahayyülde hep var oldu ve bugün de tekrarlanıyor; zira onların mantığına göre “İsrail”, Arap dünyasının yüzölçümünün yalnızca yüzde 1’inden azını kaplıyor ve Filistinliler için kendi topraklarından uzakta her zaman yer var.
Hayalden kararlılığa uzanan bu satırlar, İsrail’in transfer tarihinin izini sürüyor; sessiz başlangıçlarından bugünkü haykırışına, “teşvik”ten “zorlamaya”, “gönüllü”den “askerî”ye, Herzl’den Smotrich’e uzanan çizgide. Üstelik bu kez uluslararası destek, Arap sessizliği ve tehcire varan bir soykırım eşliğinde.
Siyonizm doğuya doğru sürgün haritasını nasıl çizdi?
1992 yılında İsrail kamuoyunda yapılan bir anket, İsrail toplumunun yaklaşık yarısının Arapların kovulmasını desteklediğini, onların ister “gönüllü” ister zorla yöntemlerle çıkarılmasını ve uzaklaştırılmasını onayladığını ortaya koydu. Dikkat çekici olan, bu anketin İsrail sağ partilerinin seçmen oylarının yüzde 15’inden fazlasını alamadığı bir dönemde yapılmış olmasıydı.
Aynı yıl, “İsrail” tarafı ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında Oslo Anlaşması görüşmeleri en hararetli dönemini yaşıyordu. FKÖ, bu anlaşmada Filistin’de bir tutunma zemini bulmuş, “önce Gazze ve Eriha”yı başlangıç saymıştı. Sonlara dair ise Yaser Arafat bunu bir gün şu sözlerle ifade etmişti: “Bir gün gelecek, yavrularımızdan bir yavru ve çiçeklerimizden bir çiçek Filistin bayrağını Kudüs’ün kiliseleri, Kudüs’ün minareleri ve Kudüs-i Şerif’in surları üzerinde yükseltecek.”

Ancak Oslo’nun şekillendirdiği başlangıçlar ve İsraillilerin bizzat anlaşmanın içinden ulaşmaya çalıştığı sonlar, “İsrail” sistemi içindeki belirli bir siyasi dönemeçten ya da işgal ve politikalarına karşı belirli bir Filistin tepkisinden kaynaklanmıyordu. Bunlar Nekbe’den ve Nekse’den önceye, Bezalel Smotrich’ten ve Moşe Dayan’dan, Aksa İntifadası’ndan ve Aksa Tufanı’ndan onlarca yıl öncesine uzanıyordu.
Filistinli tarihçi Nur Masalha 1992’de yayımlanan ilk kitabı “Filistinlilerin sürülmesi: 1882-1948 Siyonist düşünce ve planlamasında transfer kavramı”nda, İsrail arşivlerinden 1948 Nekbesi öncesi döneme ait belgeli kanıtlar sundu. Bu belgeler, transfer ve tehcir fikrinin geçici bir seçenek değil, Siyonist düşüncenin asli bir unsuru olduğunu; kuramcılarına dayandığını ve uygulamasının da onu yöneten liderlere ait olduğunu doğruluyordu.
İkinci kitabı olan “Daha fazla toprak, daha az Arap: 1949-1996 uygulamada İsrail transfer politikası” ise geniş yankı uyandırdı ve Arapların ve Filistinlilerin Oslo’yla sona erdiğini sandığı bu yaklaşımın hâlâ sürdüğünü, araçları gelişip değişse de özünde sabit kaldığını ve Siyonist tahayyülde üzerinde uzlaşı bulunduğunu ortaya koydu.
Nur Masalha’nın iki kitabında sunduğu tehcirin başlangıç silsilesi, Siyonist çevrenin “ilk öğretmeni” Theodor Herzl’le başlıyor. Herzl, “medenî boşluk” teorisinde Yahudi göçünü Filistin topraklarına teşvik edecek bir kapı bulmuştu. 1895’te “yeniden iskân” fikrini ortaya attı; gerçek hedefi gizleyen yumuşak bir dil kullanarak şöyle yazdı: “Yoksul nüfusu sessizce sınırların dışına taşıyacağız, onlara yeni ülkelerde iş imkânları sağlayacağız; buna karşılık geri dönmelerini ve çalışmalarını engellemeye özen göstereceğiz.”
Herzl’in medenî boşluk ve yeniden iskân teorisini bu kadar akıcı biçimde ortaya koyması, Siyonist düşünürleri cezbetti ve onları, “Yahudi tarımına açılmayı bekleyen boş alanlar” olarak gördükleri yerleri tanımak üzere Filistin’i ziyaret etmeye yöneltti.
Ancak gerçek sarsıcıydı: Bu düşünürler, 1901’de Birinci Siyonist Kongre’nin ardından yaptıkları keşif ziyaretinde yüksek Filistinli nüfus yoğunluğuyla karşılaştılar. Bu durum, Britanyalı Yahudi yazar Yisrael Zangwill’i şu itirafta bulunmaya itti: “Yalnızca Kudüs vilayetinde nüfus yoğunluğu, Amerika Birleşik Devletleri’ndekinin iki katına ulaşıyor.”
Bu gerçeklik karşısında Siyonistler ilk araca yöneldi: propaganda. Böylece Zangwill’in meşhur sözü dolaşıma sokuldu: “Halksız toprak, topraksız halk için.” Bunu sahadaki çalışma izledi; ya Yahudi göçü yoluyla ya da daha sonra zorunlu tehcir yoluyla.
Burada dikkat çekici olan, Zangwill’in Siyonist tahayyüle Filistin varlığını yıkmak için bugün de “İsrail”in dayandığı iki temel araç sunmuş olmasıdır:
Birinci araç “Halksız toprak…” söylemiydi. Bu, fiilen nüfusun yokluğu anlamına gelmiyordu; amaç Filistinlilerden medeniyet ve gelişmişlik niteliğini söküp almak, onları “Bedevi Arap kabileleri” diye nitelemekti. Bu da daha sonra onları ülkeden söküp atmaya yönelik ahlaki bir gerekçe inşasının parçasıydı. Zangwill bu yönelimi açıkça şöyle ifade etmişti: “Arap Filistin varlığının ülkedeki engelini ortadan kaldırmak gerekir.”
İkinci araç ise şu fikre dayanıyordu: Araplar bütün Arap dünyasına sahipken Yahudilerin yalnızca “İsrail” toprağı vardı. Zangwill bunu son derece küçümseyici bir dille şöyle ifade etmişti: “Bir milyon mil karelik Arap Yarımadası’nın tamamı onların değil mi? Arapların Filistin’deki bu avuç dolusu kilometreye sarılmalarını gerektirecek bir şey yok; çadırları toplayıp süzülüp gitmek onların adetlerinde ve atasözlerinde vardır, bırakın şimdi buna örnek olsunlar.”

Bu söylem, ne kadar safça ve tarihî-hukukî mantıktan kopuk olsa da, Arap ve Batı zihinlerinde kayda değer bir gedik açtı; hatta Benjamin Netanyahu’nun konuşmalarında tekrarlanan bir ikon hâline geldi. Özellikle “ılımlı eksen” ve “İbrahimî normalleşme”nin geleceğinden söz ederken şu ifadeyi kullandı: “İsrail, yeryüzündeki en küçük ülkelerden biridir ve yüzölçümü bakımından Arap dünyasının yüzde 1’inden fazlasını temsil etmez.”
Bu söylem, Donald Trump’ın ve Filistinlilerin yaşayabileceği Arap ülkelerinde “çok sayıda boş alan” bulunduğu yönündeki sözleri tekrarlayan bazı Batılı liderlerin açıklamalarıyla da uyum içindedir.
Ancak bu yanıltıcı anlatının ötesinde, Siyonist çalışma 20. yüzyılın başlarından itibaren demografik gerçekliği değiştirmek için tam hız sürüyordu. Ne var ki 19. yüzyılın sonlarında siyasi ve idari gerçekliğin duvarına çarpmıştı; çünkü Siyonist hareketin Filistin ve Biladüşşam üzerindeki Osmanlı hâkimiyeti altında mutlak hareket serbestisi yoktu. Bu nedenle o dönemde odak noktası, göçmenler için bir dayanak noktası sağlamak amacıyla Yahudi göçü ve toprak satın alımı oldu.
Britanya mandasının başlamasıyla birlikte projenin en cüretkâr aşaması da başladı; özellikle 1917’deki Balfour Deklarasyonu’ndan sonra sürgün ve tehcir planlarının önü açıldı. Bu deklarasyon, Filistin’deki Arap nüfustan tamamen söz etmeyerek onları sanki yokmuş gibi saymıştı.
Nur Masalha’nın aktardığına göre, Siyonist hareket planlarını yumuşak araçlarla uygulamaya özen gösterse de perde arkasında çalışıyor, önde ise Britanya’nın eli görünüyordu. Britanya, toprak satın alma operasyonlarına destek verdi; Filistinlilerin Yahudi göçüne direnişi, köylülerin “sökülüp atılması”na ve evlerinin yıkılmasına gerekçe yapıldı. Buna ek olarak 1928 Toprak Tescil Yasası ve “ölü toprak” yasası gibi sistematik düzenlemeler çıkarılarak Filistinlilerin mülkiyetleri ellerinden alındı, Yahudi Ajansı lehine devredildi ve onlar zorla topraklarından uzaklaştırıldı.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki yumuşak uygulama yaklaşımı Siyonist hareket içinde oybirliğiyle benimsenmiş değildi. Ze’ev Jabotinsky’nin öncülük ettiği revizyonist bir akım ortaya çıktı; bu akım Britanya yönetiminden tam bağımsızlığı, Filistin toprağını ele geçirme planlarının uygulanmasını ve Arap sakinlerin pazarlık ya da tedricilikle değil, silah zoruyla boyun eğdirilmesini savunuyordu.
“Uzak komşu yakın düşmandan iyidir“
1920’lerin ortaları ile 1930’ların ortaları arasındaki dönemde, tehcir kavramı Siyonist planlarda farklı ifadelerle dolaşıma girmeye başladı; “iç transfer”, “yerel nakiller” ve “yer değiştirmeler” gibi. Bu kavramlar, Britanya yönetimi tarafından Filistinli nüfusun yerleşim düzenini değiştirmek ve yeni Yahudi kolonilerinin kurulmasına alan açmak için kullanıldı.
Bu süreç, 1936-1939 Büyük Filistin İsyanı’nın patlak vermesiyle daha da hızlandı; bu isyan Siyonist düşüncede bir dönüm noktası oldu. Böylece “yerel transfer” kavramı, Yisrael Zangwill’in erken dönemde savunduğu üzere, “bölgesel transfer”e dönüştü ve bu durum Siyonist iç tutanaklarda “kapsamlı transfer” ve “kovma” gibi terimlerle ifade edildi.

İsrail arşiv belgelerinin ortaya koyduğuna göre, Hayim Weizmann, David Ben-Gurion ve Moşe Şaret gibi önde gelen liderler 1937’den itibaren Filistinlilerin sürülmesi planlarını fiilen onayladı ve yalnızca on yıl içinde toprağın Filistinli Araplardan tamamen boşaltılmasını nihai hedef olarak belirledi.
Ben-Gurion bu planlara “giruts” yani kovma adını verdi ve bu hedefe ulaşmanın tek yolu olarak askerî gücü seçti; gerçek çözümün Filistinlilerle bir arada yaşamaktan değil, onlardan “kurtulmaktan” geçtiğini düşünüyordu.
Üç büyüklerin planı (Weizmann, Ben-Gurion, Şaret), Britanya tutumundaki büyük dönüşümle aynı döneme denk geldi. Daha önce Peel Komisyonu ve Beyaz Kitap’ta görüldüğü üzere “Arapların Yahudi göçüne karşı hassasiyetini” anlayışla karşıladığını gösteren Britanya, bu kez Filistin’in bölünmesi fikrini benimsedi ve 2 bin 500 Yahudiye karşılık Celile’den 350 bin Arap’ın sürülmesini öngören “geniş çaplı nüfus nakli” planları ortaya attı.
Bu plan, Filistinlilerin ulusal özgünlüğüne itiraz üzerine kuruluydu. Britanya Sömürgeler Bakanı Ormsby-Gore bunu şu sözlerle ifade etmişti: “Filistin Arapları kendilerini Filistinli değil, Suriye’nin ve Arap dünyasının bir parçası olarak görüyor; dolayısıyla onların nakledilmesinin önünde bir engel yoktur.”

Peel Komisyonu, tehciri reddeden Arap tutumuna karşı Batı ve Siyonist cephedeki ilk gerçek gedik sayılır. Siyonist hareket, Britanya’yı, Yahudi göçünü durdurması ya da Filistin topraklarının gasbını engellemesi için Siyonistlere baskı yapmak yerine, Araplara “nakil ve zorunlu sürgün” planlarını kabul etmeleri için baskı yapmaya ikna etmeyi başardı.
Ancak Peel Komisyonu Siyonist hareket için siyasi bir kazanç anlamına gelse de onu tam anlamıyla tatmin etmedi. Özellikle de önerdiği nüfus kaydırmasının Filistin’in kendi sınırları içinde sınırlı kalması nedeniyle. Bunu Ben-Gurion’un hocası, Mapai Partisi ve Davar gazetesinin kurucusu Berl Katznelson açıkça reddederek şöyle dedi: “Filistinlilerin Filistin içinde bir yere taşınması doğru değil. Bence yeniden iskânları Suriye’de ya da Irak’ta olmalı; çünkü uzak komşu yakın düşmandan iyidir.”
Yosef Weitz: “Transferin ilk mühendisi”
1940 yılına gelindiğinde transfer, Siyonist liderlik tarafından benimsenen resmî bir politika hâline gelmişti; Yosef Weitz’in, yani Yahudi Ulusal Fonu’nun İskân Dairesi Müdürü’nün çizgisinden başlayıp Siyonist çetelere ve Siyonist projenin örgütsel yapısına kadar uzanıyordu.
Weitz, yaklaşık on yıl boyunca toprak satın alımı yoluyla “yumuşak sürgün”ü uygulamış olsa da bu yolun başarısızlığını ilan ederek açıkça şöyle dedi: “Toprak satın almak bize devlet getirmeyecek. Tek yol Arapları komşu ülkelere sürmektir. İki halka yetecek yer yok; bu konuda bir uzlaşmaya varmanın da imkânı yok.”

“Yumuşak” yöntemlerin sonuçlarının yavaş olduğunun kabul edildiği bu değerlendirmenin ardından Ben-Gurion, Siyonist çetelerin önünü açtı. Bu da katliamlar, kovma ve sürgün operasyonlarından oluşan bir silsileye dönüştü ve Mart 1948 başında, Filistinlilerin sürülmesi, köylerinin yıkılması ve hedeflere ulaşmak için terörün doğrudan araç olarak kullanılması için yürütme temelini oluşturan “Dalet Planı” ile zirveye ulaştı.
Haganah, Stern, Irgun ve Palmach birlikleri; Lydda, Ramle, Tantura, Celile ve Deyr Yasin’i kapsayan bir dizi katliamı uygulamaya koydu. Korku salma, boğazlama, tecavüz ve kadınların karınlarını deşme gibi yöntemler, Filistinlileri o dönemde “sınır dışına itme” diye adlandırılan sürece zorlamak için kullanıldı. Ben-Gurion ise çete liderleriyle yazışmalarında bunları “nüfus temizleme operasyonları” diye tanımlıyordu.
Mayıs 1948’de Yosef Weitz başkanlığında Sürgün Komitesi kuruldu. Komite üç ana koldan oluşuyordu: istihbarat, Ortadoğu İşleri İdaresi ve Arap Dairesi. Görevi, Filistinlilerin toplu halde kovulmasını örgütlemek, geri dönüşlerini engellemek, evlerini yıkmak, yerlerine Yahudi göçmenleri yerleştirmek ve her türlü Arap mülkiyetini manzaradan silmekti.
Ben-Gurion beyin ise, Yosef Weitz de tartışmasız biçimde Siyonist tehcirin ahtapotu ve transferin öncüsü idi. Weitz, ayrıntıları titizlikle çizmekle kalmadı; 1948’in sonuçlarını da önceden görerek Filistinlilerin geri dönüşünü engellemeye yönelik kapsamlı bir program hazırladı. Bu program, Arap köy ve kasabalarının geniş çapta yıkılması ve kalıntılarının Avrupa tarzı herdemyeşil ağaçlardan oluşan ormanlarla örtülmesiyle başladı; amaç onların izlerini coğrafyadan ve hafızadan silmekti.
Weitz ayrıca, işgalin el koyduğu 250 bin dönümlük arazinin mülkiyetinin, “İsrail devleti mülkiyeti”nden hukuki hesap verebilirliğe tabi olmayan sivil kuruluşlara, başta Yahudi Ulusal Fonu olmak üzere devredilmesini de denetledi. Bu adım, gelecekte toprakların Filistinli sahiplerine iadesi ya da onların bu topraklar üzerindeki haklarının tanınmasına yönelik talepleri boşa çıkarmayı amaçlıyordu.

2021’de BBC, İsrail Kültür ve Spor Bakanlığı’yla iş birliği içinde “Mavi Kutu” başlıklı bir belgesel yayımladı. Belgesel, Weitz’in hayat hikâyesini, “Filistin çölünü İsrail ormanlarına dönüştüren” ve “transferin ilk mühendisi” olan “vaftiz babası” olarak ele aldı.
Film, Weitz’i insani bir portreyle sunuyor; Filistinli mültecilere mülkleri karşılığında tazminat verilmesini savunarak onların geri dönüş hakkını düşürmeyi amaçlayan biri olarak gösteriyor. Filistin-İsrail çatışmasının sürmesinin sorumluluğunu ise, onun önerilerini “görmezden gelen İsrailli liderlere” yüklüyor; bunun da daha sonra çatışmanın yeniden alevlenmesine ve 1967 savaşının patlak vermesine yol açtığını ileri sürüyor.
Uzun soluklu transfer: Daha fazla toprak, daha az Arap
1967 savaşında “İsrail”, kitlesel tehcir için altın bir fırsat elde etti. Bu sayede Yukarı Celile ve Golan’dan 116 binden fazla kişiyi, Batı Şeria’dan 245 bin kişiyi ve Gazze Şeridi’nden 11 bin kişiyi yeni sınırların dışına çıkardı. Batı Şeria ve Gazze’de Nekbe planlarını yeniden uygularken, Golan’da “makas planı” adı verilen yeni bir plan geliştirdi; bu plan, çifte kuşatma ve geri dönüş yollarını kesme yoluyla bölgeyi sakinlerinden boşaltmayı hedefliyordu.
Ancak Batı Şeria, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni kapsayan bu coğrafi genişleme, devasa bir demografik bozukluk ve yüz binlerce Arap nüfusa karşı ağır bir idari sorumlulukla birlikte geldi. Bu da Siyonist aklı, merkezi hedefle uyumlu yeni transfer planları üretmeye sevk etti: mümkün olan en fazla toprağı, mümkün olan en az Yahudi olmayan nüfusla kontrol etmek. Bunların en öne çıkanları Alon Planı, Eşkol Planı ve Dayan Planıydı; hepsi aynı hedefe ulaşmak için farklı vizyonlar taşıyordu.

Başbakan Levi Eşkol, Gazze Şeridi’nde suları kurutarak kapsamlı bir insani kriz yaratmayı ve tarım sektöründen geriye kalanı yok etmeyi, böylece nüfusu göçe zorlamayı önerdi. İşgal ordusu bakanı Moşe Dayan ise işgal altındaki topraklardaki Filistinli sayısını azaltmaya yönelik bir politika benimsedi. Bunu “yumuşak” ve “sert” araçların karışımıyla yapmayı, demografik tavanı 450 bin Filistinliyi aşmayacak şekilde belirlemeyi hedefledi. Oysa o sırada Gazze’de 350 bin, Batı Şeria’da 600 bin Filistinli vardı. Dayan bunu yoğun yerleşim, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve Filistin ulusal kimliğinin aşınması yoluyla gerçekleştirmeye çalıştı; bunu da açıkça “göçü teşvik” diye adlandırdı.
Bu politikaları çevreleyen gizliliğe, İsrail işgal hükümetinin temkinli ve kademeli bir yöntem benimsemesine, ayrılmak isteyen Filistinlilere mali hibeler sunulmasına ve onları kabul edecek Batılı ülkelerle koordinasyon kurulmasına rağmen, pratik sonuçlar sınırlı kaldı. Yalnızca yaklaşık 20 bin Filistinli sürüldü ve bunlar Filistin topraklarına geri dönmeyeceklerine dair yazılı taahhütler imzalamaya zorlandı.
Aynı zamanda işgal, tehcir politikalarını dolaylı biçimde, “gönüllü göç” adı altında uygulamayı sürdürdü. Bunlar arasında, kentsel ve ülkesel planlamanın Yahudi yerleşim genişlemesine hizmet edecek ve Filistinli toplulukların büyümesini frenleyecek şekilde yönlendirilmesi de vardı.
Bu politikaların sonucu olarak evler ve hatta bütün köyler yıkılıyor, Filistinliler taşınır ve taşınmaz mallarından “güvenlik” gerekçesiyle mahrum bırakılıyor. Özellikle Kudüslü Filistinliler ve 1948 topraklarındaki Filistinliler aleyhine, “olağanüstü hâl yasaları” ve “askerî düzenlemeler” kullanılarak hukuki sürgün uygulamaları da yürütülüyor.
Ancak planların ve araçların çeşitliliğine rağmen tehcir oranı sınırlı kaldı. Bu da işgal liderlerini daha sonra, görünüşte geleneksel yayılmacı karakterle tam uyumlu olmayan farklı bir yaklaşım benimsemeye itti: mümkün olan en az topraktan vazgeçerek mümkün olan en fazla Filistinliden kurtulmak. Bu bağlamda ilk engel Gazze Şeridi oldu; “İsrail”, 1978 Camp David Anlaşması kapsamında Gazze’nin yönetimini üstlenmesini Mısır’a teklif etti, ancak Kahire bu öneriyi reddetti.
Ardından, 1967 tarihli Alon Planı’nın ölçülerine göre tasarlanmış Oslo Anlaşması geldi. Bu plan, Batı Şeria’nın işgal ile Ürdün arasında bölünmesini; stratejik bölgelerin işgalin elinde kalmasını, Filistinli nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu alanların ise Ürdün yönetimine bırakılmasını öngörüyordu.

Oslo, cerrahi bir bölünmeyle değil, hayati bölgeler üzerinde sıkı bir İsrail kontrol ağı kurarak yeni bir tehcir biçimi sundu. Yerleşimler arasında coğrafi bağlantı korunurken, mümkün olan en az Filistinli nüfusla birbirine bağlı bir Yahudi coğrafyası oluşturuldu. Bu da anlaşmanın imzalandığı sırada İsrail hükümeti içinde geniş bir mutabakat görmesini sağladı.
Aksa İntifadası’nın patlak vermesiyle birlikte güvenlik takıntısı yeniden baskın hâle geldi; özellikle de artık kontrol altına alınamaz bir güvenlik ve askerî yük olarak görülen Gazze Şeridi’nde. Bunun üzerine en cüretkâr öneri ortaya atıldı: 2005’te Gazze’den çekilmek ve güvenlik kontrolünün yükünden kurtulmak karşılığında bazı yerleşimlerden vazgeçmek.
Buna rağmen Kudüs’te, Batı Şeria’da ve Yeşil Hat içinde tehcir planları durmadı; aksine daha “meşru” ve daha kurnaz araçlarla, yasalara ve idari işlemlere dayanarak artan bir tempoyla sürdü.
Gazzelilerin olmadığı bir harita
Bugün tehcir planları yeniden dönüyor; kimi “gönüllü”, kimi zorlayıcı yüzlerle. Ancak bu kez yüksek sesle ve Donald Trump’ın yankısını büyük bir rahatlıkla tekrarladığı bir tonda. Uluslararası adalet araçları işlemez hâle gelirken, Arap diplomasisi de onun ve bu planların karşısında durma konusunda sessiz kalıyor. Dikkat çekici olan, Gazze’de gündeme getirilen tehcirin, aşırı İsrail sağının zihninde, Gazze Şeridi toprağını kontrol etme fikrinin önüne geçmiş olmasıdır; çünkü Filistinlileri “Gazze zarfı” içinde kuşatma girişimlerinin defalarca başarısız olduğu görüldü.
Batı Şeria’da ise Bezalel Smotrich, ilhak silahı eşliğinde tehcir bayrağını taşıyor. Plan yerel ve örgütlü: Filistinlileri “C” bölgelerinden “B” bölgelerine, “B” bölgelerinden de Filistin kentlerinin merkezlerine sürmek; yerleşimler ve kontrol noktalarıyla kuşatmayı sıkılaştırmak, topraklara el koymak, geçim yollarını kesmek, rastgele öldürmek ve Filistinlileri üçüncü bir seçenek bırakmadan iki seçenekle baş başa bırakmak: boyun eğmek ya da göç etmek.
Son olarak, Gazze’de soykırımın yeniden başlamasıyla eş zamanlı biçimde işgal hükümeti, “Gazze Filistinlilerinin tehciri” ile ilgilenen resmî bir birim kurdu. Bu birim, üçüncü ülkelere tehciri kolaylaştırma esasına dayanıyor; uygulamanın sahada yürütülmesi için ordu, Şin Bet ve polis arasında iç koordinasyon; tamamlanması için de uluslararası kuruluşlar ve başka devletlerle dış koordinasyon öngörüyor. Bunu da “düzenli ve güvenli gönüllü tehcir” diye adlandırıyor.
Bu birim, Trump’ın içinde tek bir Gazzeli bile görmediği Gazze Rivierası planıyla uyumlu. Aynı zamanda Ben-Gvir ve Smotrich’in Gazze’ye dönme iştahını artırıyor ve bazı Arap rejimlerinin Filistinliler dosyasını sonsuza dek kapatma arayışını da gerçekleştiriyor. Ancak Filistinliler açısından bu, onları yalnızca iki seçenekle karşı karşıya bırakan açık uçlu bir Nekbe’dir: ölüm ya da direniş; üçüncü bir yol yok.
Gerçeğin gözünden bakıldığında, Siyonizm tehcir dışında bir şey üzerine kurulmadı ve ondan hiçbir zaman vazgeçmedi. Savaş ve barışı birlikte fırsata çevirmeye, onu teşvik etmeye ve temellerini atmaya her zaman çalıştı. Liderleri açısından tehcirin başarısı, toprak üzerinde tam Yahudi hâkimiyeti ve güvenlik yükü oluşturmayan, az sayıdaki, sessiz, yorgun bir Arap varlığı demektir. Filistinliler açısından ise tehcir, toprak üzerinde tek bir Filistinli kaldığı sürece başarısızdır; enkazın altından kalkıp ülkesinin adını haykıran ve varlığını kanıtlayan tek bir Filistinli bile kalsa.
Bu iki denklem arasında kaybeden bütün çıplaklığıyla görünür hâle geliyor: Filistinlilerin bedenleri ve ruhları pahasına kendisine birbiri ardına fırsatlar verilen, doğudan ve batıdan desteklenen sahte bir zafer koparılmak istenen taraf. Ama bu zafer, toprağın sahibinin iradesi karşısında ayakta kalamıyor.