هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
Bu ayın 7 Ağustos’unda Mekke’de üç lider bir araya geldi: Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif. Üçlü, taraflardan birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılacağını öngören “ortak savunma anlaşması”nı imzaladı.كواليس “اتفاق مكة”.. لماذا رفضت الرياض انضمام السيسي إلى الحلف العسكري؟
Bu olay, gelip geçici bir diplomatik hadise değil; aksine Kahire ile Riyad arasındaki ilişkide zaman zaman görünür hâle gelen, zaman zaman da geri çekilen daha derin bir gerilim ve ayrışmayı yansıtıyor. 2013’te Abdulfettah es-Sisi’nin iktidara gelişinden sonra onun rejiminin en büyük finansörü olan Krallık, artık Mısır’a eskisi gibi vazgeçilmez bir müttefik olarak değil; verdiğinden fazlasını alan bir yük ve giderek Abu Dabi’ye daha yakın, onun bölgesel hesaplarına daha sıkı bağlanmış bir lider olarak bakıyor.
Bu derinlemesine hazırlanan rapor, söz konusu dönüşümü çözümlemeye; nüfus ve ordu büyüklüğü bakımından en büyük Arap ülkesinin müzakere ağırlığının neden gerilediğini izlemeye ve Kahire’nin, Riyad’ı bağımsız karar alabilen bir ortak olduğuna ikna etmekte neden başarısız kaldığını anlamaya çalışıyor.
Riyad neden Kahire’ye güvenini kaybetti?
“Middle East Eye”ın haberine dönüldüğünde, Suudi kaynakların Britanyalı siteye verdiği ifadeler karar alma çevrelerindeki tavrın sertliğini ortaya koyuyor. Bu kaynaklardan biri, Suudi kraliyet ailesinin önde gelen eski danışmanlarından ve hâlâ karar alma çevrelerine yakın bir isim, Kahire’ye bakışı şu sert ifadeyle özetledi: “Mısır her zaman bizim ve ABD’nin sırtında bir yük oldu; iyiliğe karşılık vermiyor, durmadan alıyor ama karşılık vermiyor.”
Kaynaklara göre Suudi çekincesi üç temel nedene dayanıyor. Bunların ilki, Riyad’ın merhum Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin 2013’te devrilmesinden ve Sisi’nin iktidara gelmesinden sonra Mısır ekonomisini desteklemek için yaklaşık 25 milyar dolar akıtmasına rağmen, büyük güvenlik dosyalarında bunun karşılığı sayılabilecek bir Mısır desteği görmemiş olması.
İkincisi, kaynaklardan birinin Husilere karşı savaşta ve ayrıca ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı sırasında “Mısır’ın zayıf ve güvenilmez rolü” olarak nitelendirdiği durum. Üçüncü ve en hassas neden ise, kaynakların “Kahire’nin Abu Dabi’ye bağımlılığı” diye nitelediği durumla ilgili. Bu da Riyad ile Abu Dabi arasındaki gerilimlerin tırmandığı ve anlaşmazlıklarının 2025 sonlarından itibaren alenen görünür olduğu bir döneme denk geliyor.

Üç Suudi kaynak, Sisi’nin Suudi Arabistan’a karşı benzer adımlar atmadığını, Riyad’ın da bu açıdan onun Abu Dabi safında hizalanmasını açık bir taraf tutma olarak okuduğunu söylüyor. Kaynaklar daha da ileri giderek, Somali Toprakları bölgesine angajmandan İsrail’le stratejik ilişkiye, Nahda Barajı anlaşmazlığında Etiyopya’ya destekten Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetleri milisine verilen desteğe kadar, Mısır’ın kendi çıkarlarıyla dahi çeliştiğini düşündükleri Emirlik politikalarını sıraladı. Kaynaklardan birine göre Riyad, Kahire’nin Abu Dabi’yle angajmanını sürdürmesinin “Mısır’ın stratejik ortak olarak güvenilirliğine dair şüpheleri derinleştirdiği” sonucuna vardı.
Buna karşılık Ankara’nın Mısır’ın ittifak içinde yer almasını istediği görüldü. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Kahire’nin “doğal bir ortak” olduğunu ve “teknik meseleler” çözüldükten sonra gelecekte anlaşmaya katılabileceğini söyledi; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vizyonunun, anlaşmanın kurucu üç ülkeyle sınırlı kalmaması yönünde olduğunu belirtti.
Suudi kaynaklar, Mısır’ın anlaşmaya katılmayı kendisinin reddettiği yönündeki anlatıyla da alay etti. Eski danışman bunu “gülünç” diye niteleyerek, “Sisi her zamanki gibi mali kazanç elde etmek için katılmaya can atardı” dedi. Ayrıca Krallık’taki karar alıcıların “Sisi’nin sadakati konusunda ciddi kaygıları” bulunduğunu ve ona Türk ve Pakistan liderliklerine duyulduğu ölçüde güvenilemeyeceğini söyledi. Kaynaklardan biri daha da ileri giderek, Mısır ordusunun rolünün “gıda fabrikaları işletmekle meşgul olmak yerine askerî üretim kabiliyetlerine yatırım yapmaya” odaklanması gerektiğini savundu.
Bu sert hüküm, Mısır’ın bölgesel rolündeki gerilemeye ilişkin daha geniş bir bölgesel tartışma bağlamında geldi. “The Economist” dergisi, BAE Devlet Başkanı’nın Sisi’yi bir alışveriş merkezine götürdüğü, ardından birlikte Mısır savaş uçakları birliğini denetledikleri görüntülere değinerek, bu sahnenin Mısırlılara, hâlâ “dünyanın anası” olarak gördükleri ülkelerinin konum kaybı hakkında çok şey anlattığını; buna karşılık BAE’nin çölden çıkmış yeni bir yükselen güce daha çok benzediğini yazdı.
Britanya dergisi, “Dünyanın anası yükselen devletle karşı karşıya” başlıklı haberinde, Mısırlıların, Abu Dabi’ye bağlı ayrılıkçı hareketler, milisler ve müttefik yöneticiler aracılığıyla daha büyük ve bölgesel hâkimiyet geçmişi daha uzun olan ülkelerinin BAE tarafından kuşatıldığı duygusundan rahatsızlık duyduğunu belirtti.
Dergiye göre Mısır’ın başlıca kaygıları, Kahire’nin çıkarlarına doğrudan dokunan iki bölgesel güçle BAE’nin artan yakınlaşmasında yoğunlaşıyor: Abiy Ahmed liderliğindeki Etiyopya ve Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail. Bazı Mısırlıların Abu Dabi’nin inşasını teşvik ettiğini düşündüğü Etiyopya Nahda Barajı, Mısır’ın hayat damarı olan Nil akışını tehdit ederken; İsrail’in Gazze üzerindeki sürekli baskısı, aralarında İslamcıların da bulunduğu Gazze sakinlerinin Mısır topraklarına itilmesine yol açabilir.
Derginin yakın tarihli başka bir haberinde ise Mısır’ın İran’la savaşta kayda değer bir rol oynamadığı, arabulucu konumunun Pakistan, Türkiye ve Körfez ülkeleri lehine gerilediği belirtildi. Ayrıca Arap dünyasının en büyük ordusu olan Mısır ordusunun, Körfez ülkeleri Sisi’nin 2013 darbesi sonrasında iktidarı ele geçirmesinden bu yana Kahire’ye onlarca milyar dolar sağlamış olmasına rağmen, Mısır’ın komşularını savunmada öne çıkan bir rolü olmadı.
Britanya dergisinin art arda yayımladığı bu haberler, Mısır makamlarınca sert biçimde reddedildi. Mısır Devlet Enformasyon Kurumu, “The Economist”e saldırdığı resmî bir açıklama yayımlayarak, derginin analizlerinin eksik ve taraflı bir bakıştan hareket ettiğini, Mısır ile Arap kardeşleri arasındaki stratejik ilişkilerin derinliğini görmezden geldiğini savundu. Kahire’nin bölgesel çatışmaları çevreleme esasına dayalı politikasının, kendi bakışına göre diplomatik bir hikmeti yansıttığını; rolün zayıfladığına ya da gerilediğine işaret etmediğini vurguladı.
“Middle East Eye”ın Suudi Arabistan’ın Kahire’yi Mekke Anlaşması’na dahil etmeyi reddettiğine ilişkin haberine gelince, Mısır’ın yanıtı Dışişleri Bakanlığı’nın genel nitelikli bir açıklamasıyla geldi. Açıklamada Arap ve uluslararası medya kuruluşlarına, Mısır meselesi hakkında “yanlış ve gerçeği yansıtmayan” bilgiler olarak nitelenen içerikleri yayımlamadan önce doğruluğu araştırma ve Kahire’yle ilgili bilgileri aktarırken resmî Mısır kaynaklarına dayanma çağrısı yapıldı.
Kahire-Riyad ilişkisindeki eski çatlaklar
Suudi Arabistan’ın Mısır karar alma mekanizmasının bağımsızlığına dair şüpheleri yeni değil; iki başkent arasındaki stratejik hesaplarda iz bırakan uzun bir gerilim birikiminin ürünü. Yemen, bu durakların ilklerinden ve etkisi en derin olanlarından biriydi. Mısır, 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki Husilere karşı “Kararlılık Fırtınası” koalisyonuna katıldığında, deniz ve hava unsurlarıyla sınırlı bir katkıyla yetindi; baskılara rağmen kara kuvveti göndermedi.
Bu karar, Mısır askerî hafızasındaki eski bir yarayla da bağlantılıydı. Bu yara, Cemal Abdunnasır’ın 1962’den itibaren Yemen iç savaşına müdahalesine uzanıyor. Nasır, Suudi destekli monarşistlere karşı cumhuriyetçileri desteklemek için on binlerce Mısır askerini Yemen dağlarına göndermişti.
Savaş, Mısır ordusunu yıllarca yıprattı; çekilme ancak Haziran 1967 yenilgisinin ardından başladı. Mısır’ın binlerce asker kaybettiği bu tecrübe, Yemen’de yeni bir kara angajmanına karşı güçlü bir hassasiyet yerleştirdi. On yıllar sonra Kahire’den aynı sahaya askerî olarak dönmesi istendiğinde, ihtiyatı tercih etti; Riyad ise bu ihtiyatı ayak sürüme olarak okudu.
İlişkiyi daha derinden sarsan durak ise Tiran ve Sanafir adaları meselesiydi. Nisan 2016’da Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz’in Kahire ziyareti sırasında Mısır hükümeti, iki adanın iki ülke arasındaki deniz sınırlarının belirlenmesine ilişkin anlaşma çerçevesinde Suudi karasuları içinde yer aldığını açıkladı. Bu durum, Sisi döneminde nadir görülen bir halk öfkesi dalgasını tetikledi.
Kahire ve diğer kentlerde geniş protestolar yaşandı; muhalifler, Cumhurbaşkanı’nın Körfez desteği karşılığında Mısır toprağını “sattığı” sloganını yükseltti. Ardından mesele yargıya taşındı. İdare Mahkemesi Haziran 2016’da anlaşmayı iptal etti; Yüksek İdare Mahkemesi de Ocak 2017’de iptal kararını onadı. Bu süreç, anlaşmaya ilişkin başka çelişkili yargı kararlarıyla eş zamanlı ilerledi.
Sonunda Mısır Parlamentosu, önceki yargı kararlarına rağmen anlaşmayı Haziran 2017’de onayladı. Anayasa Mahkemesi de tartışmayı, Suudi Veliaht Prensi’nin Kahire ziyareti arifesinde, Mart 2018’de sonuca bağladı. Sonuçta, Riyad’la güveni pekiştirmesi beklenen bu olay, Sisi’nin içerdeki imajını zayıflattı ve halkın zihninde Körfez desteğine bağımlılık ile egemenlikten taviz verme arasında bağ kurdu.
Bu iki olayın arasında, 2016’da daha sert bir kriz yaşandı. O yılın Ekim ayında Mısır, BM Güvenlik Konseyi’nde Suudi Arabistan’ın şiddetle karşı çıktığı Suriye’ye ilişkin Rus karar tasarısı lehine oy kullandı. Bu da Suudi Arabistan’ın temsilcisini Mısır’ın tutumunu “acı verici” diye nitelemeye sevk etti.
Bununla eş zamanlı olarak Suudi Aramco, beş yıl sürecek ve değeri yaklaşık 23 milyar doları bulan bir sözleşme kapsamında Mısır’a aylık 700 bin ton petrol ürünü sevkiyatını, resmî ve açık bir gerekçe sunmadan durdurdu. Kahire alternatif ihaleler açmak zorunda kaldı; Kuveyt de açığın kapatılmasına katkı sundu. Sevkiyatların askıya alınması yaklaşık altı ay sürdü ve Mart 2017’de yeniden başladı. Aramco anlaşmazlığı ticari çerçevede sunsa da, karar Kahire’de geniş ölçüde siyasi öfke mesajı olarak okundu.
İlişkinin arka planında varlığını sürdüren daha eski bir yara da vardı: 2015’te Sisi’nin ofisine atfedilen ses kayıtları. Mısırlı muhalif bir televizyon kanalının yayımladığı bu kayıtlarda, adli ses incelemesi alanında uzman bir Britanya şirketinin Sisi’nin sesinin doğruluğuna dair “oldukça güçlü” kanıtlar bulunduğunu söylediği aktarılmıştı. Kayıtlarda Mısır Cumhurbaşkanı ile o dönem ofis müdürü olan Abbas Kamil’in, Körfez ülkelerinin zenginliği hakkında küçümseyici bir dille konuştukları görülüyordu.
En meşhur ifade, Körfez paralarının bolluğuna atıfla “pirinç gibi” olduğunun söylenmesiydi; ayrıca bu paralardan milyarların ordu hesaplarına aktarılmasından söz ediliyordu. Kahire bu sızıntıların doğruluğunu reddetse de, bazı Körfez karar alma çevrelerinde Mısır liderliğinin desteği beklenen ve hak edilmiş bir şey gibi gördüğü, aynı zamanda finansörlerine karşı küçümseyici bir bakış taşıdığı izlenimini güçlendirdi. Bu açıdan bakıldığında, Suudi danışmanın 2026’da “Middle East Eye”a söylediği, Mısır’ın “durmadan alıp karşılık vermediği” yönündeki sözler, ilişkideki eski bir tonun devamı gibi görünüyor.
Gücün tanımı değişti
Bu tablo temel bir soruyu gündeme getiriyor: Bölgenin en büyük ordularından birine, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz’i kontrol eden eşsiz bir coğrafi konuma, Libya, Gazze ve Sudan’a komşuluğa, ayrıca 110 milyonu aşan bir nüfus ağırlığına sahip bir ülkenin müzakere gücü nasıl bu denli gerileyebilir?
Yanıtın bir bölümü, “bölgesel güç” kavramının kendisinin değişmesinde yatıyor. Ordu mevcudu, yüzölçümü ve nüfus artık tek başına en değerli para birimi değil. Mali likidite, yatırım yapabilme kapasitesi, limanlar, silahlı vekiller ve güvenlik şirketleri üzerinden kurulan ağsal nüfuzun yanı sıra diplomatik görünürlük ve Washington başta olmak üzere başkentlerdeki etki ağları gibi başka unsurlar öne çıktı.
Burada Mısır ile BAE arasındaki çelişki belirginleşiyor. Abu Dabi, nüfusunun küçüklüğüne rağmen, limanlar, vekiller ve yatırımlardan oluşan bir ağ üzerinden Sudan, Libya ve Afrika Boynuzu gibi sahalarda fiilen daha etkili taraf hâline geldi. Buna karşılık Mısır, dev ordusuna ve bu sahalara doğrudan komşuluğuna rağmen, güvenliğini ve çıkarlarını ilgilendiren çatışmaları sonuçlandırma kapasitesi bakımından sınırlı kalıyor. Çünkü yeni bölgesel sözlükte güç, devletin kurabildiği, finanse edebildiği ve harekete geçirebildiği nüfuzun büyüklüğüyle de ölçülüyor.
Mısır’daki ekonomik kriz bu dengesizliği daha da ağırlaştırdı. Ülke 2022’den bu yana modern tarihinin en sert döviz krizlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. Mısır lirası birkaç kez devalüe edildi; Mart 2024’te kur serbest bırakıldığında dolar yaklaşık 50 cüneyhe geriledi. Kahire ayrıca, kamu harcamalarının azaltılması, bazı büyük projelerin frenlenmesi ve devlete ait varlıkların satılması gibi taahhütler karşılığında 8 milyar dolara genişletilen bir program kapsamında IMF’ye başvurdu.
Dış borç 155 milyar doları aşarken, Mısır Cumhurbaşkanlığı’na göre Süveyş Kanalı 2024 boyunca gelirlerinde yaklaşık 7 milyar dolar kaybetti. Husi saldırıları ve Kızıldeniz’de deniz trafiğinin bozulması nedeniyle gelirler, 2023’te 10 milyar doları aşan rekor seviyeden 4 milyar dolar civarına düştü.
Bu bağlamda Körfez mevduatlarına, uluslararası finansmana ve yabancı yatırımlara duyulan ihtiyaç, Kahire’nin manevra alanını daraltır hâle geldi. Körfez yatırım anlaşmaları, döviz sağlama ve mali baskıları hafifletme açısından hayati bir kaynağa dönüştü; bu da Mısır’ın Körfez ülkeleriyle ilişkilerinde siyasi karar hesaplarına ağır bir ekonomik kısıt ekledi.
Abu Dabi, Mısır ekonomisine sızıyor
Mısır-BAE ilişkisi yalnızca para üzerine kurulmadı; aynı zamanda derin bir ideolojik örtüşmeye de dayandı. Temmuz 2013’te seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesinden bu yana Abu Dabi, Müslüman Kardeşler’in amansız rakibi olan Sisi’de, siyasal İslam’a karşı bölgesel mücadelesi için ideal bir müttefik buldu.
O dönemde Abu Dabi Veliaht Prensi, devrilmeden haftalar sonra Kahire’yi ziyaret etti. BAE, Suudi Arabistan ve Kuveyt de 2013-2016 arasında mevduat, hibe ve petrol ürünleri şeklinde yaklaşık 30 milyar dolar akıttı. Bu, yıllar içinde daha da derinleşecek bir ilişkinin dönüm noktasıydı.
Libya’da ise bu ideolojik yakınlaşma askerî ve siyasi koordinasyona dönüştü. Kahire ile Abu Dabi, BM destekli Trablus hükümetine karşı emekli general Halife Hafter’i güçlü biçimde destekledi. 2014 ve 2016’da ortak hava saldırılarından sıkça söz edildi; Mısır da daha sonra Sirte ve Cufra’da kırmızı çizgi ilan etti.
Ancak sağlam görünen bu koordinasyonda temel çatlaklar belirmeye başladı; bunların başında Sudan dosyası geliyor. BAE, Sudan ordusuna karşı savaşında Hızlı Destek Kuvvetleri milisini desteklediğinde ve Doğu Libya’daki Hafter ağlarını kullanarak Mısır-Libya-Sudan sınır üçgeni üzerinden HDK’ye silah, yakıt ve savaşçı sevk ettiğinde, Kahire kendisini tamamen karşı kıyıda buldu. Çünkü Mısır Sudan ordusunu destekliyor ve HDK’yi güney sınırındaki ulusal güvenliğine doğrudan tehdit olarak görüyor.
Gerilim, Batılı ve Mısırlı haberlere göre Mısır’ın Ocak 2026’da sınır üçgeni içinde HDK konvoylarına hava saldırıları düzenlemesiyle zirveye çıktı. Bu, Hafter’e BAE silahlarının HDK’ye akışını durdurması için Mısır ve Suudi Arabistan’ın ortak baskısıyla eş zamanlı gerçekleşti.
Ancak siyasi çatlak, ekonomik bağımlılığın boyutunu ortadan kaldırmıyor. Son yıllarda Abu Dabi, başlıca finansör olmaktan çıkıp Mısır ekonomisinin giderek artan sektörlerinde geniş varlık gösteren bir sahip ve yatırımcıya dönüştü. Bu da Suudi Arabistan’ın, Mısır kararının BAE nüfuzundan ne ölçüde bağımsız olduğu yönündeki kaygılarının bir yönünü açıklıyor.
Bunun en çarpıcı örneği, Şubat 2024’teki “Ras el-Hikma” anlaşmasıydı. Abu Dabi devlet varlık fonu ADQ öncülüğündeki anlaşmanın değeri 35 milyar dolara ulaştı; bunun yaklaşık 24 milyar doları Akdeniz kıyısındaki kentin geliştirme hakları karşılığında nakit olarak ödendi. Ayrıca Mısır Merkez Bankası’ndaki mevcut 11 milyar dolarlık Emirlik mevduatı da yatırıma dönüştürüldü.
Mısır devleti projede yüzde 35 payını korudu. Anlaşma, ülke tarihindeki en büyük doğrudan yatırım olarak nitelendirildi ve Kahire’nin döviz rezervlerini güçlendirmesine imkân veren bir can simidi işlevi gördü; birkaç hafta sonra kurun serbest bırakılmasının ve IMF ile genişletilmiş bir anlaşma imzalanmasının da önünü açtı. Buna karşılık anlaşma, devletin likidite çekmek ve mali baskıyı hafifletmek için kıyılarındaki stratejik alanları ipotek etmeye iten krizin boyutunu da ortaya koydu.
Ras el-Hikma, bu büyüyen varlığın yalnızca görünen zirvesiydi. Ondan önce, Nisan 2022’de Emirlik “El-Kabıda” fonu, değeri 1,8 milyar doları bulan beş Mısır borsası şirketinde hisse satın aldı. Bunlar arasında Mısır’ın en büyük özel bankası olan Commercial International Bank’ta (CIB) yaklaşık yüzde 17, Abu Qir Fertilizers’ta yüzde 21,5, MOPCO gübre üretim şirketinde yüzde 20, Alexandria Container & Cargo Handling’de yüzde 32 ve Fawry’de yüzde 12,6 pay bulunuyordu.
“Zawya Salisa” sitesinin araştırmasına göre fon, bu satın almalardan yalnızca 26 ay içinde yaklaşık 890 milyon dolar kâr elde etti; bu da ilk yatırım değerinin neredeyse yarısına denk geliyor. Bu durum, Mısır içinde Abu Dabi’nin ekonomik krizden ve Kahire’nin acil döviz ihtiyacından yararlanarak “Mısır’ın varlıklarını yok pahasına satın aldığı” yönündeki anlatıyı besledi.
Emirlik nüfuzu limanlara ve lojistik bölgelere de uzandı. Abu Dabi Ports ve DP World, Mısır’daki geniş bir proje ve tesis ağını işletiyor. Buna Safaga Limanı’nın geliştirilmesi için 30 yıllık imtiyaz sözleşmesi, Doğu Port Said’de sanayi bölgesi geliştirilmesine yönelik 50 yıllık anlaşma ve DP World’ün yaklaşık yirmi yıl boyunca 1,3 milyar dolardan fazla yatırım yaptığı Ayn es-Suhna Limanı’ndaki köklü varlığı da dahil.
Gayrimenkul sektöründe Emirlik şirketi Aldar Properties, ADQ “El-Kabıda” fonuyla ortaklaşa yaklaşık 387 milyon dolara SODIC’i satın alarak Mısır pazarına girdi. Emaar Misr da kıyı projelerini genişletti ve Suudi bir ortakla birlikte 2025’te Ras el-Hikma bölgesinde dev bir proje başlattı. Enerji sektöründe ise Masdar, kapasitesi 10 gigavata kadar ulaşan ve beklenen yatırımı 10 milyar doları aşan kara tipi rüzgâr enerjisi projesine öncülük ediyor; proje hâlâ geliştirme aşamasında.
Bu yayılma, bastırılmış bir halk öfkesinin altında ilerliyor. Mısır kamusal alanında “Mısır satılıyor” anlatısı dolaşıyor; ekonomistler, muhalifler ve gazeteciler ülkenin satılık varlıklara dönüştürülmesini eleştiriyor. Ancak özgürlüklere getirilen kısıtlamalar nedeniyle bu öfkenin ifade alanı dar kalıyor.
Rahatsızlık yalnızca sokakla sınırlı değil. Haberler, Sudan’daki Emirlik rolünden ve Afrika Boynuzu’ndaki çıkar farklılıklarından resmî Mısır çevrelerinde de huzursuzluk bulunduğunu aktarıyor. Abu Dabi, Somali Toprakları bölgesindeki ayrılıkçı eğilimleri destekliyor ve Berbera Limanı’nda varlık kuruyor; buna karşılık Kahire Somali ve Sudan’ın birliğine bağlı kalıyor ve Etiyopya ile Somali Toprakları arasında 2024 başında imzalanan mutabakat zaptını reddediyor. Riyad’ın üzerine oynadığı ve Mısır’ı “Abu Dabi’nin uzantısı” diye nitelemenin alttaki gerilimleri hesaba katmadığını gösteren ayrışma da tam olarak bu.
Abu Dabi ile Riyad arasında para haritası
Mısır’ın Riyad ile Abu Dabi arasındaki konumunu anlamak için para haritasını dikkatle okumak gerekiyor; çünkü bu harita nüfuz kullanmanın iki farklı felsefesini ortaya koyuyor. Emirlik modeli, varlıkları, altyapıyı, limanları ve arazileri satın alarak geri dönülmesi zor, uzun vadeli bir nüfuz inşa eden yapısal sahiplenmeye dayanıyor. Suudi modeli ise daha ihtiyatlı ve kademeli; para yatırma, şartlı yatırım yapma ve bunu reformla ilişkilendirme biçiminde işliyor.
Emirlik tarafında portföy, yalnızca Ras el-Hikma anlaşmasında 35 milyar doları aşıyor. Buna borsadaki 1,8 milyar dolar, Merkez Bankası’ndaki önceki mevduatlar ve bunların bir bölümünün varlıklara dönüştürülmesi, liman ağı ile gayrimenkul ve enerji projeleri de ekleniyor. Bu nedenle BAE, diğer ülkelerle arasında açık farkla Mısır’daki en büyük doğrudan yabancı yatırımcı konumunda.
Suudi tarafında ise rakamlar daha temkinli görünüyor. Suudi mevduatları 2023 sonu itibarıyla Mısır Merkez Bankası’nda yaklaşık 5,3 milyar dolara ulaştı. Krallık ayrıca 2022’de Kamu Yatırım Fonu’na bağlı “Suudi Mısır Yatırım Şirketi”ni kurdu; şirket, aralarında “e-Finance”ın da bulunduğu devlete ait dört Mısır şirketinde 1,3 milyar dolar değerinde hisseler satın aldı.
Eylül 2024’te Suudi Veliaht Prensi, Kamu Yatırım Fonu’na Mısır’a “ilk aşama olarak” 5 milyar dolar enjekte etme talimatı verdi; ayrıca mevduatların yatırıma dönüştürülmesi yönünde bir eğilim de vardı. Ancak Suudi vaatlerinin önemli bir kısmı, Riyad’ın satın almak istediği varlıkların değerlemesi konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle ya kâğıt üzerinde kaldı ya da uygulamada aksadı.
Genel olarak birikimli Suudi yatırımları, 8 binden fazla şirket üzerinden Mısır’da yaklaşık 25 ila 26 milyar dolara ulaştı. Ticaret hacmi de 2024’te yüzde 28 büyümeyle 16 milyar doları aştı.
Bu farklılaşmanın siyasi anlamı derin. Suudi dönüşümünü özetleyen en meşhur açıklama, Maliye Bakanı Muhammed el-Cedan’ın 2023 başında Davos’ta yaptığı sözlerde görüldü. El-Cedan açıkça, “Şartsız hibe ve doğrudan yardım vermeye alışmıştık, bunu değiştiriyoruz. Çok taraflı kurumlarla birlikte çalışıyor ve gerçekten reformlar görmek istediğimizi söylüyoruz” dedi. Ardından, “Biz halkımıza vergi koyuyoruz; başkalarından da aynısını yapmalarını ve çaba göstermelerini bekliyoruz. Yardım etmek istiyoruz ama sizin de üzerinize düşeni yapmanızı istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Her ne kadar bu sözler genel nitelikte olup Mısır, Pakistan ve Ürdün gibi Krallık’tan ekonomik destek alan bölge ülkeleri ve müttefiklerini kapsasa da, o dönemdeki analizler ve ekonomi haberleri açıklamayı doğrudan Mısır’ın ekonomik durumuyla ilişkilendirdi; çünkü Mısır, geleneksel Suudi destek ve mevduatlarının en büyük alıcılarından biriydi.
Dolayısıyla bu yalnızca mali bir politika değil, ilişkinin yeniden tanımlanmasıydı. Yeni Suudi politikaya göre Mısır, sırf Mısır olduğu için artık desteği hak etmiyor.
İşgücü ve döviz transferleri kartı
Bu denklemde bir başka hassas ve dikkat çekici kart daha var: Körfez’deki Mısırlı işgücü ve onların para transferleri. Yurt dışında çalışan Mısırlıların havaleleri, ülkenin en büyük döviz kaynaklarından biri. Mısır Merkez Bankası’na göre bu rakam 2025’te yüzde 40,5 artışla rekor düzey olan 41,5 milyar dolara sıçradı. Bunun büyük bölümü Körfez ülkelerinden, özellikle de yaklaşık 1,5 milyon Mısırlıya ev sahipliği yapan ve 2023-2024 döneminde yaklaşık 8 milyar dolarla en büyük havale kaynağı olan Suudi Arabistan’dan geldi. Onu, yaklaşık 1,3 milyon Mısırlının yaşadığı ve havalelerinin yaklaşık 3,6 milyar dolara ulaştığı BAE izledi.
Çalışma vizelerinin kısıtlanması ya da Mısırlılar için ikamet prosedürlerinin sıkılaştırılması yoluyla baskı yapıldığına dair haberler dolaştı. Ancak bunlar resmî olarak doğrulanmış değil. Ne BAE ne de Suudi Arabistan, özellikle Mısırlılara yönelik siyasi kısıtlamalar getirdiğini açıkladı. Ayrıca Suudi Arabistan’ın Nisan 2025’te kısa süreli vizeleri askıya alma kararı 14 ülkeyi kapsıyordu ve Kahire’ye baskıyla değil, hac sezonuyla bağlantılıydı.
BAE’ye gelince, Emirlik makamlarının yaz tatillerini geçirmek üzere ülke dışında bulunan yüzlerce Mısırlının ikamet ve vizelerini aniden iptal ettiğine dair haberler peş peşe geldi. Bu uygulama, mühendisler, öğretmenler, teknisyenler ve yatırımcılar dâhil çeşitli kesimleri etkiledi; nedenlerine ilişkin ise hiçbir resmî açıklama yapılmadı.
NoonPost’un haberine göre, BAE’deki Mısırlıların ikametlerinin aniden iptal edilmesinin nedenleri iki temel varsayımda özetleniyor. Birincisi, geniş çaplı idari ve güvenlik incelemeleri ihtimali. İkincisi ise meseleyi bölgesel ve ekonomik dönüşümlerle bağlantılı dolaylı siyasi mesajlara bağlıyor.
Geçerli ikametler aniden iptal ediliyor; yıllardır BAE’de çalışan Mısırlılar kendilerini Kahire’de, açık bir açıklama olmaksızın mahsur kalmış buluyor.
Güvenlik incelemeleri ve iş gücü piyasasının sıkılaştırılmasından söz edilirken, yaşananları Kahire ile Abu Dabi arasındaki siyasi farklılıklarla ilişkilendiren yorumlar da var. Ancak en önemli soru şu: Bu iptaller neden şimdi başladı ve neden… pic.twitter.com/uDhDYLbhEl
— نون بوست (@NoonPost) August 16, 2026
Mısır’ın hizalanma senaryoları
Kahire’nin iki Körfez gücü arasında hangi yöne yöneleceğine ilişkin ihtimaller dört hatta dağılıyor. Birincisi ve kısa vadede en olası olanı, Emirlik yatırımlarının artık çözülmesi zor yapısal bir nitelik kazanmış olması ve Mısır’ın döviz ihtiyacının sürmesi nedeniyle Abu Dabi’ye bağımlılığın devam etmesi ve ekonomik tabiiyetin derinleşmesi. Ancak bu hat kendi gerilim tohumlarını da taşıyor; çünkü Sudan ve Afrika Boynuzu’ndaki ayrışma derinleştikçe iki çıkar arasındaki uçurum da büyüyecek.
İkinci hat, Sudan ve Kızıldeniz dosyaları üzerinden Riyad’a doğru yeniden denge kurma girişimi. Mısır ile Suudi Arabistan’ın çıkarları, Sudan ordusunu ve Sudan’ın birliğini destekleme, ayrılıkçı eğilimleri reddetme, Kızıldeniz’i güvence altına alma ve Emirlik nüfuzunu sınırlama noktalarında kesişiyor.
Hafter üzerindeki ortak baskıda, Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın 2026 başında Kahire’ye yaptığı ziyarette ve Sudan, Yemen ve Somali Toprakları konusunda devletlerin birliği ve egemenliğine ilişkin “örtüşen” tutumların vurgulanmasında bu yakınlaşmanın işaretleri görüldü. Ancak Mekke Anlaşması’ndan dışlanmasının da ortaya koyduğu üzere, Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki Mısır’ın faydası ve güvenilirliği konusundaki anlaşmazlık, bu yakınlaşmanın tavanını düşük tutuyor.
Üçüncü hat, Katar, Türkiye, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği gibi başka taraflara yönelerek çeşitlendirme yapmak ve bu ilişkileri pazarlık kartı olarak kullanmak. Kahire, Ankara ve Doha ile ilişkilerini gerçekten de onarmaya başladı. Nitekim Türkiye’nin, Dışişleri Bakanı’nın açıklamasına göre, Mısır’ın Mekke Anlaşması’na dahil edilmesi yönünde açıkça bastırdığını gördük. Ancak Mısır’ın manevra kapasitesi, Körfez ve Washington’a mali bağımlılığı nedeniyle sınırlı kalıyor.
Dördüncü ve en karanlık hat ise uzun süreli bölgesel marjinalleşmeye sürüklenmek. Bu senaryoda Mısır, bölgesel düzenin kurucusu olmaktan çıkıp onun kararlarını alan bir tarafa dönüşür; Gazze ve İran’la ateşkes dosyalarında olduğu gibi büyük güçler ihtiyaç duyduğunda arabuluculuk için çağrılır, ama güvenlik düzenlemelerinde ihtiyaç azaldığında dışarıda bırakılır.
En muhtemel olan, Kahire’nin bu hatları harmanlamaya çalışmasıdır: Abu Dabi’nin mali can damarını korumak, Sudan’da Riyad’a yaklaşmak ve çeşitlendirme kartlarını sallamak. Ancak bu hassas denge, borç yükü altındaki ve IMF şartlarıyla kısıtlanmış bir devletin sahip olmayabileceği bir manevra alanı varsayıyor.
Mısır paradoksunun özü, hacim ile ağırlık arasındaki paradokstur. Mısır hâlâ nüfus bakımından en büyük Arap ülkesi, en büyük ordunun sahibi ve dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birinin bekçisi. Ancak onlarca yıl sonra ilk kez, varlığının bedelini ödeyebilecek durumda değil. Para güç ölçütüne dönüştüğünde Kahire kendisini alan taraf konumunda buldu. Mekke odasındaki yokluğu da, Mısır’ın Arap ağırlık merkezi olduğu dönemin sönüşüne ve karar merkezinin mali fazlaya ve bunun getirdiği siyasi-diplomatik nüfuza sahip başkentlere kaydığına işaret ediyor.
Riyad’ın bakışındaki daha tehlikeli unsur ise Mısır’ı Abu Dabi’ye tabi görmek. Bu hüküm, Sudan ve Afrika Boynuzu konusunda Kahire ile Abu Dabi arasındaki, yukarıda ayrıntılandırdığımız farklılıklar ışığında tartışmalı olmaya devam ediyor. Ancak acı bir gerçeği yansıtıyor: Mısır, ortaklarını kendi bağımsız kararına sahip olduğuna ikna etme kapasitesini kaybetti. Ekonomisini başkalarının mevduatlarına ve varlıklarına dayandıran bir ülkenin, siyasi kararının bağımsız olduğuna başkalarını ikna etmesi zordur.