NoonPost NoonPost

NoonPost

  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Toplum
  • Kültür
  • Görüşler
Bildirim Daha Fazla Göster
تحمل شركة توساش اليوم أكثر مشاريع أنقرة الجوية ثقلًا
Türk hırsının zirvesi: TUSAŞ hava imparatorluğunu nasıl kurdu?
NoonPost
Beyaz Altın ve Yeni Deniz Rotaları: Büyük Güçler Neden Arktik Okyanusu İçin Yarışıyor?
NoonPost
Silahlanma Yarışı: Barış Hayali Nasıl Savaş Ekonomisine Evrildi?
NoonPost
Kurşun Saçan Bir El: İsrail’in Uluslararası Savaş Tüccarlığı
NoonPost
ABD Yardımları Filistin Davasını Nasıl Felç Etti
NoonPost
Açık ve örtülü politikalar: Washington, “İsrail”in hasımlarıyla nasıl başa çıktı?
NoonPost
ABD ve Arap-İsrail Barış Süreci: Orta Doğu’da Normalleşmenin Tohumları Nasıl Ekildi?
NoonPost
Ceuta’ya Büyük Göç Dalgası: Kitlesel Göç mü, Sánchez Hükümetine Siyasi Bir Mesaj mı?
NoonPost
“Roketsan”, “MKE” ve “Sarsılmaz”… Türkiye’nin Savunma Gücünü Şekillendiren Üçlü
NoonPost
Beşinci Kol… Türkiye ve bölgede dijital dezenformasyon orduları nasıl yönetiliyor?
NoonPost
Emeviler, yönettikleri dinî ve etnik topluluklarla nasıl ilişki kurdu?
NoonPost
Her gün yeni bir mücadele: Trendler, Suriye kamusal alanını daha ne kadar belirleyecek?
NoonPost NoonPost
Bildirim Daha Fazla Göster
تحمل شركة توساش اليوم أكثر مشاريع أنقرة الجوية ثقلًا
Türk hırsının zirvesi: TUSAŞ hava imparatorluğunu nasıl kurdu?
NoonPost
Beyaz Altın ve Yeni Deniz Rotaları: Büyük Güçler Neden Arktik Okyanusu İçin Yarışıyor?
NoonPost
Silahlanma Yarışı: Barış Hayali Nasıl Savaş Ekonomisine Evrildi?
NoonPost
Kurşun Saçan Bir El: İsrail’in Uluslararası Savaş Tüccarlığı
NoonPost
ABD Yardımları Filistin Davasını Nasıl Felç Etti
NoonPost
Açık ve örtülü politikalar: Washington, “İsrail”in hasımlarıyla nasıl başa çıktı?
NoonPost
ABD ve Arap-İsrail Barış Süreci: Orta Doğu’da Normalleşmenin Tohumları Nasıl Ekildi?
NoonPost
Ceuta’ya Büyük Göç Dalgası: Kitlesel Göç mü, Sánchez Hükümetine Siyasi Bir Mesaj mı?
NoonPost
“Roketsan”, “MKE” ve “Sarsılmaz”… Türkiye’nin Savunma Gücünü Şekillendiren Üçlü
NoonPost
Beşinci Kol… Türkiye ve bölgede dijital dezenformasyon orduları nasıl yönetiliyor?
NoonPost
Emeviler, yönettikleri dinî ve etnik topluluklarla nasıl ilişki kurdu?
NoonPost
Her gün yeni bir mücadele: Trendler, Suriye kamusal alanını daha ne kadar belirleyecek?
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Toplum
  • Kültür
  • Görüşler
Bizi Takip Edin

Kızıldeniz: Orta Doğu’yu yeniden şekillendiren coğrafya

سجود عوايص
Sujoud Awais Yayımlandı 6 August ,2026
Paylaş
NoonPost

هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية

Sekizi ülke arasında, bunların yedisi Arap olmak üzere, Hint Okyanusu ile Akabe ve Süveyş körfezlerinin ayrım noktasında Kızıldeniz yer alır. Arapların, bugünkü Süveyş sınırlarında bulunan kadim Kulzum kentine nispetle alışageldiği adıyla Kulzum Denizi ya da coğrafyacıların eserlerinde, İdrisî ve Mesudî gibi isimlerde geçtiği şekliyle “Hicaz Denizi” ve “Yemen Denizi” olarak da anılır.

Boylu boyunca uzanan, başlangıcı ve sonu daralan bu denize verilen söz konusu adlar, Kızıldeniz’i Arap ve İslam mirasına bağlamış, onu Arap kıyılarının coğrafi bir uzantısı hâline getirmiştir. Daha sonra ise, yoğun kızıllığa sahip nadir alglerinin rengine nispetle “Kızıldeniz” adı kullanılmaya başlanmıştır.

Kıyılarının çevresinde yaşamış uygarlıklara göre adların listesi uzayıp gider; ancak bu adlandırmaların hiçbiri, dilsel bir çeşitliliği yansıtmaktan çok, denizin jeostratejik konumunun zaman içindeki değişimini teyit eder: Zengin kaynaklara sahip sıradan bir deniz olmaktan çıkıp sömürgeci güçlerin rekabet ettiği stratejik bir geçide dönüşmüş; dünyanın en önemli ticaret ve enerji güzergâhlarından biri üzerinde hâkimiyet kurma arzusuyla, ona kilometrelerce uzak ülkelerin açık ve gizli askerî üsleri kıyılarına dizilmiştir.

Peki Kızıldeniz’in sahip olduğu coğrafi ve stratejik özellikler nelerdir? Etrafındaki büyüyen çatışmalar, çok sayıdaki ada ve kıyı şeridi karşısında bölgesel ve uluslararası düzeyde lojistik önemi nedir? Sınırları ve sahilleri neden bölgesel normalleşmenin, deniz savaşlarının, enerji ve ticaret mücadelelerinin yükünü aynı sepette taşımaktadır? Ve bütün bunların neresinde “İsrail” durmaktadır?

Denize hükmeden, dünyaya hükmeder

Tarihî araştırmalara göre, Kızıldeniz’de ilk sefer yapanlar, kıyıları boyunca uzanan krallıklarla ticaret amacıyla MÖ 2500 ile MÖ 1500 arasındaki dönemde denize açılan eski Mısırlılardı. Makdisî ise “Ahsenü’t-Tekâsim fî Ma’rifeti’l-Ekâlim” adlı eserinde, İsrailoğullarının Firavun’dan kaçarken geçtiği denizin Kızıldeniz olduğunu vurgulamıştır.

Kızıldeniz, başlangıcından itibaren bir ticaret yolu olarak biliniyordu. Mallar Süveyş ya da Ayzab kentlerinde duruyor, ardından karadan Mısır’ın Akdeniz kıyısına, oradan da İtalya’ya ve Avrupa’ya taşınıyordu. Bu rol, daha sonra Kasım 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla gelişti; İtalyanlar ve Fransızlar ticaret hattı üzerindeki nüfuzu paylaşırken, denetim dengeleri Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasında yeniden değişti.

Kızıldeniz’in modern tarihindeki ilk dönüm noktası ise 1967 Savaşı sonrasında geldi. “İsrail”, başta Mısır olmak üzere Arap devletlerine savaş açtı; bunun başlıca saiklerinden biri Kızıldeniz’e ulaşmak ve Mısır’ın Tiran Boğazı’nı kapatma imkânını elinden almaktı. Bu süreç, daha sonra “İsrail”in Sina Yarımadası’nı işgal etmesi üzerine Süveyş Kanalı’nın kapanmasına yol açtı ve Kızıldeniz seyrüseferinde daha güçlü bir “İsrail” varlığıyla sonuçlandı; zira onun nüfuzu, Eilat’taki sınırlı mevcudiyetten denizin girişleri üzerinde jeostratejik bir kontrole dönüştü.

Çevresel açıdan Kızıldeniz, deniz yaşamının bolluğu ve çeşitliliği nedeniyle küresel önem taşır; dünyanın en önemli ve en çeşitli ekosistemlerinden biri kabul edilir. 438 bin kilometrekarelik alanında binden fazla omurgasız türü ile 300 ila 365 arasında sert ve yumuşak mercan türü bulunur; bunlar deniz canlılarının yaklaşık %25’ine ev sahipliği yapar.

Ayrıca çinko, bakır, gümüş ve altın bakımından zengin çamur yataklarıyla da bir maden hazinesi niteliğindedir. Ona komşu çöller ise talk taşı, granit, asbest ve mika ile cam sanayisinde kullanılan beyaz kumlar bakımından zengindir.

Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından Yenbu Limanı üzerinden Kızıldeniz’de dengeyi yeniden kurmak istedi ve üretimini günlük yaklaşık 2 milyon varil azalttı

📍Suudi Arabistan’ın Yenbu Limanı… Hürmüz Boğazı’nın hâkimiyetini kırabilir mi?https://t.co/JndyOPFOSQ pic.twitter.com/ujHlBPaoDL

— NoonPost (@NoonPost) March 27, 2026

Bunun yanı sıra, dünyanın en tuzlu denizlerinden biridir; yüksek buharlaşma oranları, az yağış, onu besleyen büyük akarsu ve nehirlerin bulunmaması, Hint Okyanusu’yla sınırlı bağlantısı ve orta kesimlerine yayılmış volkanik adaların yapısı nedeniyle tuzluluk oranı küresel ortalamanın yaklaşık %4 üzerindedir. Bu adaların çoğu sönmüş kabul edilir; 2007’de patlayan Cebel et-Tayr Adası yanardağı ise istisnadır.

Bu coğrafi ve doğal zenginlikten yararlanan yedi Arap ülkesi vardır: Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Cibuti, Somali, Yemen ve Ürdün. Eritre ise ona kıyısı olan sekizinci devlettir. Bu ülkeler, 6 Ocak 2020’de “Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne Kıyısı Olan Arap ve Afrika Devletleri Konseyi” adıyla bölgesel bir örgüt kurarak siyasi ve ekonomik işbirliğini güçlendirmeyi, su yoluna ve buradaki seyrüsefer güvenliğine ilişkin konularda aralarında eşgüdüm sağlamayı hedefledi.

Her ne kadar ittifak denize kıyısı olan devletleri kapsasa ve böylesi büyüklükte bir bölgenin yönetimi için mantıklı çerçeveyi oluştursa da, Kızıldeniz’in doğası ve ona kıyısı bulunmayan fakat burada stratejik çıkarları olan devletlerin varlığı, Etiyopya ile bazı Körfez ve yabancı ülkeler gibi aktörler dışarıda bırakıldığında, birçok konuda uzlaşının aksamasına yol açmaktadır.

Bu karmaşıklık, güneyde Babülmendep Boğazı’ndan kuzeyde Kızıldeniz’in Akabe ve Süveyş körfezlerine ayrıldığı Re’s Muhammed’e kadar iki ucu arasında geçen ticaret hacmi dikkate alındığında daha da artmaktadır. Son tahminlere göre, bu deniz koridorundan yıllık küresel ticaret hacminin %12 ila %15’i geçmekte; bunun değeri 1 trilyon doları ve 700 milyar avroyu aşmaktadır.

Ayrıca dünya genelindeki yük konteynerlerinin %20 ila %30’u ile günde yaklaşık 6,2 milyon varil petrol bu sulardan geçmektedir. Babülmendep Boğazı’ndan ise yılda 21 binden fazla gemi, günlük ortalama 57 gemi geçmektedir. Bu da burada yaşanacak herhangi bir aksamanın aynı anda küresel ticaretin toplamının yaklaşık %1,3’ünü doğrudan etkilemesi anlamına gelir; ardından kayıplar ve zararlar giderek büyür.

Bu büyük ticari hareketliliğin etrafında, denizin iki yakasında çok sayıda önemli ticari ve ekonomik liman yer alıyor. Asya yakasında özellikle Suudi Arabistan limanları öne çıkıyor; bunların başında Cidde İslam Limanı, Yenbu’daki Kral Fahd Sanayi Limanı, Yenbu Ticaret Limanı, Rabığ’daki Kral Abdullah Limanı, Duba Limanı, Cizan Limanı ve yeni Neom Limanı geliyor; bunların yanı sıra başka tali limanlar da bulunuyor. Yemen limanları Hudeyde, Moha ve Salif’in yanı sıra Ürdün’ün Akabe Limanı da bunlar arasında yer alıyor.

Afrika cephesinde ise Mısır limanları öne çıkıyor: Süveyş, Nüveybi, Hurgada, Safaca ve Petrol Havzası; bunlara ek olarak Sudan limanları olan Port Sudan, Kuzey Limanı, Güney Limanı, Yeşil Liman, El-Hayr ve Emir Osman Digna da bulunuyor. Bunların tamamı, sonuncusu Sevakin Adası’na bağlı olmak üzere, Port Sudan’la aynı coğrafi kuşak içinde yer alıyor.

Cibuti’de Doraleh Limanı öne çıkarken, Somali’de Mogadişu, Berbera, Bosaso ve Kismayo limanları bulunuyor; Eritre’de ise Massava ve Assab limanları yer alıyor. Kızıldeniz’in en büyük limanı ise, yılda 7,5 ila 8 milyon konteyner elleçleme kapasitesine sahip Cidde İslam Limanı’dır. Onu, 3,5 ila 4,5 milyon konteynerlik hacmiyle bölgenin en hızlı büyüyen limanı olan Kral Abdullah Limanı izliyor.

Bunların ardından, yılda 2,5 ila 3,5 milyon konteyner elleçleme hacmine sahip Mısır’daki Ayn es-Suhne Limanı geliyor. Bu liman, yılda yaklaşık 20 bin geminin geçtiği Süveyş Kanalı Bölgesi içindeki sanayi ve lojistik ekseninin temel ayaklarından birini oluşturuyor. Daha sonra ise, Etiyopya’nın dış ticaretinin yaklaşık yüzde 90’ının lojistik kolu niteliğindeki Cibuti Limanı, yılda 1 milyon ila 1,5 milyon konteynerlik hacmiyle sıralanıyor.

Ayrıca, 0,8 milyon ile 1 milyon konteyner arasında değişen elleçleme hacmine sahip Port Sudan Limanı da bulunuyor; ancak bu liman, siyasi koşullar ve altyapı yetersizliğinin etkisiyle son yıllarda sürekli bir gerileme kaydediyor. Buna ek olarak, elleçleme hacmi bu rakama yaklaşan Ürdün’ün Akabe Limanı da, ülkenin tek deniz çıkışı olması bakımından özel bir önem taşıyor.

Kızıldeniz’in önemi ticaret ve limanlarla sınırlı değil; sıcak suları, mercan resifleri, dalış faaliyetleri ve özellikle Mısır, Sudan ve Suudi Arabistan kıyıları açıklarında derin sulardaki askeri gemi enkazlarını keşfetme imkânı sayesinde dünyanın en önemli turizm destinasyonlarından bir diziye de ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda Suudi Arabistan, Sindalah Adası, Amaala Projesi, Şibara Resort ve diğerleri dâhil olmak üzere yeni turizm projeleri geliştiriyor.

Ayrıca, dünya genelinde kullanılan internet kablolarının üçte biri de bu denizin altından geçiyor; bu da söz konusu kabloların hedef alınmasını, yüz milyonlarca internet kullanıcısının iletişim hizmetlerinden ve dijital ticari işlemlerden mahrum kalmasına yol açabilecek doğrudan bir tehdit hâline getiriyor.

Kıyılar ve adalar üzerindeki mücadele

Askerî açıdan ise Kızıldeniz, özellikle de Babülmendep Boğazı çevresi, dünyanın en yoğun askerileştirilmiş bölgelerinden biri olarak öne çıkıyor. Bölgede, 11 farklı ülkeye ait yaklaşık 31 aktif askerî üs bulunuyor. Bu üsler; Cibuti, Somali, Suudi Arabistan, Eritre, Ürdün ve Yemen olmak üzere altı ülkenin topraklarında konuşlanmış durumda.

Cibuti dokuz üs barındırırken, Suudi Arabistan’ın burada bir üs kurma ihtimali nedeniyle bu sayının artması bekleniyor. Somali’de yedi üs, Suudi Arabistan’da tamamı Amerika Birleşik Devletleri’ne ait altı üs bulunuyor. Eritre’de dört üs yer alırken, beşincisi Rusya’ya ait olup inşa hâlinde. Ürdün’de üç Amerikan askerî üssü, Yemen’de ise Sokotra ve Miyun adalarında iki askerî üs bulunuyor.

Bu üsler, bağlı oldukları ülkelerin hukukî düzenlemelerine tabi olup; bazıları ise birden fazla ülke tarafından paylaşılıyor. Buna NATO ve Avrupa Birliği grubu da ekleniyor. Ayrıca denizin kıyıları, adaları ve limanları açıklarında savaş gemileri ve askeri denizaltılar aracılığıyla neredeyse kalıcı bir askeri varlık bulunuyor. Bu varlık, deniz ulaşımını koruma ve korsanlıkla mücadele gibi farklı gerekçelerle meşrulaştırılırken, etki alanları üzerindeki uluslararası rekabetin gizli ihtiyacını da yansıtıyor.

Örneğin Cibuti’de en az beş ülkenin askeri varlığı bulunuyor: ABD, Çin, Fransa, Japonya ve İtalya. Nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk içinde yaşayan ülke, liman gelirlerine dayanıyor; bu gelirler gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 70’ini oluşturuyor. Bu nedenle coğrafi konumunu ekonomik gelir elde etmek için değerlendirmesi, bağımsızlıktan bu yana ekonomisinin temel taşlarından biri oldu. Bu süreç, Fransa’nın 1977’de Cibuti’nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından ülkede 2 bin askerini bırakmasıyla Fransız üssü üzerinden başladı.

Fransa, o tarihten itibaren bu üssü Afrika içlerine yönelik askerî varlığını genişletmek ve yeni üsler inşa etmek için bir sıçrama tahtası olarak kullandı. Buna karşılık Cibuti hükümetine temel mali destek sağladı, güvenliğini üstlendi ve yönetimin devamlılığını güvence altına aldı. Yeni milenyumun başında Somali ve Yemen kaynaklı korsanlık faaliyetlerinin artmasıyla birlikte ise Etiyopya da Cibuti Limanı’nda kalıcı bir varlık kazandı. Özellikle limanın modernizasyonuna yatırım yapması ve zamanla işletme süreçlerinde etkin rol üstlenmesi, bu varlığı daha da pekiştirdi.

Ardından, 2009 yılından itibaren Birleşik Arap Emirlikleri, Cibuti’nin eski limanına 12 kilometre uzaklıktaki Doraleh Limanı’nda terminallerin finansmanı ve inşasına girişirken, Suudi Arabistan da hâlihazırda Cibuti’nin kuzeyindeki yeni Tacura Limanı’nı geliştiriyor. Bu durum, her iki ülkeye de ekonomik imtiyazların yanı sıra uzun vadeli ortaklık anlaşmaları üzerinden kalıcı ve çok boyutlu bir varlık (askerî, diplomatik, ticari) ile sürekli bir nüfuz sağlıyor.

Ayrıca 2002 yılına uzanan bir Amerikan askerî varlığı da bulunuyor. Bu varlık, daha sonra ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRICOM) parçası hâline gelen “Afrika Boynuzu Birleşik Görev Gücü”nün kurulmasıyla başladı. Söz konusu varlık, Fransız ordusunun eski karargâhı olan Cibuti’deki Camp Lemonnier’de konuşlanmış durumda ve burası ABD’nin Afrika’daki tek daimi askerî üssü olma özelliğini taşıyor.

ABD, bu üs üzerinden Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’ndaki operasyonlarının ve saldırılarının büyük bölümünü koordine ediyor. Üste ayrıca, Avrupa Birliği ve NATO güçlerinin yanı sıra çeşitli ülkelerin görev aldığı bir korsanlıkla mücadele merkezi de bulunuyor. Washington, bu varlığı çerçevesinde Cibuti’ye yılda yaklaşık 38 milyon dolar sağlıyor.

Cibuti’de Kızıldeniz kıyısında Japonya da 2010 yılında, Somali korsanlığıyla mücadele gerekçesiyle, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sınırları dışındaki ilk askerî üssünü kurdu. Bu üste yaklaşık 400 personel bulunuyor. Ardından Çin, 2017 yılında Afrika’daki ilk askerî üssünü neredeyse aynı noktada açtı.

Aynı yıl Türkiye de Somali’de sınırları dışındaki en büyük askerî üssünü açtı. Buna karşılık BAE ve Suudi Arabistan, Yemen’deki askerî operasyonlarına destek amacıyla Somaliland Cumhuriyeti’nde Berbera’da bir BAE askerî üssü ve Eritre’nin Assab Limanı’nda bir başka üs kurarak bunu 2015’ten itibaren zaten gerçekleştirmişti.

Bazı raporlar, Eritre’ye bağlı Dahlak Adası ile Yemen’deki Meyun ve Sokotra adalarında İsrail’e ait askerî varlığın bulunduğunu öne sürüyor. Bu iddialar, söz konusu adalar üzerindeki Birleşik Arap Emirlikleri’nin fiilî etkisi ile iki taraf arasındaki güvenlik ve askerî iş birliğinin niteliği çerçevesinde değerlendiriliyor.

Buna ek olarak İran’ın faaliyetleri Eritre limanlarında hem ekonomik ve stratejik varlıkları hem de Eritre’nin 2008’de Assab Limanı’nda inşasına onay verdiği deniz üssü üzerinden sürüyor; ayrıca yer altı şehirleri ve Alvand destroyeri ile lojistik gemisi Buşehr’den oluşan bir deniz filosu da bulunuyor. Bu filo, 2011’den 2020’ye kadar korsanlarla 180’den fazla silahlı çatışmaya girdi ve 2.900 gemiye eşlik etti.

Ancak bu yoğun varlık, hiçbir şekilde askerî bir yığılma anlamına gelmiyor. Zira denizin kıyıları yaklaşık 379 ila 500 ada barındırıyor; mercan resifleri de eklendiğinde bu sayı, çoğu son derece küçük olmakla birlikte topoğrafik olarak gizli dinleme noktaları kurmaya elverişli yaklaşık 1.496 adaya ulaşıyor. Adalar, Eritre’ye ait 126 ada —başlıcaları Dahlak ve Fatıma—, Cibuti’ye ait 6 ada, Suudi Arabistan’a ait 144 ada —en önemlileri Tiran ve Sanafir—, Sudan’a ait 36 ada —başta Sevakin—, Mısır’a ait 26 ada ve Yemen’e ait 41 ada —başlıcaları Miyun olarak bilinen Perim ve Haniş— şeklinde dağılıyor.

Bu adaların çoğu stratejik konumları, elverişli kıyıları, askerî havaalanları kurmaya uygun arazileri, Tiran ve Babülmendep boğazları arasındaki stratejik dağılımları, ayrıca volkanik yapıları ve yerleşimsiz mercan resifleriyle öne çıkıyor.

Kızıldeniz kıyılarında savaşlar

Ticaret ve enerji hattı üzerinde yer alması, turistik avantajları ve zengin doğal kaynakları, ayrıca ikamesi zor stratejik konumu nedeniyle Kızıldeniz, savaşların ve çatışmaların sahası hâline geldi. Bu durum, 19. yüzyılda “Afrika kapışması” olarak bilinen Avrupa sömürge politikası çerçevesinde açık biçimde başladı.

Bu politikanın ortasında Afrika ve kıyıları doğrudan işgale, bölüşüme, yerel yöneticiler arasında husumet körüklenmesine ve denizcilik ile ticaret hatlarının tehdit edilmesine maruz kaldı. Böylece Britanya, Fransa ve İtalya Kızıldeniz havzası üzerinde rekabete girişti; Britanya Aden’i ve Kuzey Somali’yi kontrol altına aldı, Mısır’ı da himaye altına soktu.

Fransa Cibuti’ye el koyarken, İtalya Güney Somali ve Eritre’yi sömürgeleştirdi. Ardından Rusya (Sovyetler Birliği), İkinci Dünya Savaşı sırasında Somali, Mısır ve Güney Yemen, daha sonra da Etiyopya üzerinden sahaya girdi. Sonrasında ise ülkelerin sömürgeden bağımsızlığını kazanması, iç anlaşmazlıkların ve bölgesel çatışmaların tırmanmasıyla birlikte kamplaşmalar değişti; bu süreç, ABD’nin de devreye girmesiyle eş zamanlı yaşandı.

1990’ların başında Kızıldeniz havzasındaki çatışmalar; yerel anlaşmazlıklar, nüfuz ve limanlar üzerinde bölgesel rekabet ya da ticaret ve enerjiyi güvence altına almaya dönük uluslararası mücadeleler arasında gidip gelmeye başladı. Bu çatışmalar çoğu zaman iç içe geçti, bir biçimden diğerine dönüştü ve etkileri bakımından bölgenin sınırlarını ve coğrafyasını aştı.

Bu çatışmalar arasında, Etiyopya ile Eritre arasında 1991’e kadar süren otuz yıllık savaş da vardı. Bunun nedeni, Eritre bağımsız olursa Etiyopya’nın denize açılan cephesini kaybetme korkusuydu. Sonunda Etiyopya, iki ülke arasındaki ekonomik ve güvenlik mutabakatları çerçevesinde Assab Limanı’na erişim hakkına sahip olması şartıyla bağımsızlığı kabul etti. Ancak 1998-2000 arasında savaş yeniden patlak verdi; Etiyopya bu erişim hakkını kaybetti ve liman onun için yalnızca komşu bir ticaret geçidi hâline geldi.

– Husiler, bölgesel tırmanış karşısında elleri kolları bağlı durmayacakları uyarısında bulunurken, savaşın herhangi bir şekilde genişlemesinin küresel ekonomi ve tedarik zincirlerine doğrudan yansıyacağını vurguladı.

– Grup, ABD’nin bölgedeki askerî müdahalesini genişletip tarafları çekmeye çalışmasının ardından kendisini büyük bir stratejik çıkmazın içine soktuğunu değerlendirdi… pic.twitter.com/dGIyLohDNR

— NoonPost (@NoonPost) March 23, 2026

ABD’nin Somali’ye 1994’ten 2001’e kadar süren müdahalesinde, kesintili biçimde gerçekleşmiş olsa da Somali’nin terör listesine alınmasına ve ABD ordusu bünyesindeki Afrika Komutanlığı için bir askerî karargâh kurulmasına yol açtı. Ayrıca 2008’den 2018’e kadar süren Eritre-Cibuti sınır anlaşmazlıkları da vardı; Katar bu anlaşmazlıklarda arabulucu olarak devreye girdi, ancak Eritre’nin Katar’la ilişkilerini kesmesi ve Cibuti’nin diplomatik temsil düzeyini düşürmesi üzerine Katar arabuluculuktan çekildi ve anlaşmazlık bugün de farklı biçimlerde sürüyor.

Bu bağlamda, Aden Körfezi’nde korsanlıkla mücadele amacıyla Avrupa Birliği’nin 2008’de başlattığı “Atalanta” operasyonu da gündeme geldi. Operasyona Norveç, Sırbistan, Ukrayna ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Güney Kore de katıldı. Operasyon, bugün hâlâ süren Kızıldeniz kıyılarının askerîleştirilmesi yarışının başlangıç noktası oldu. Bunun gerekçeleri arasında Somali’ye silah ambargosu, silah, uyuşturucu ve odun kömürü kaçakçılığıyla mücadele ile bölgedeki balıkçılık faaliyetlerinin izlenmesi yer aldı.

Avrupa Birliği’nin Kızıldeniz sularına girmesiyle, buradaki konuşlanmanın artık geleneksel olmadığı, ilk aşamada devletler üstü bir nitelik kazandığı görüldü. Bu durum, sınır ve egemenlik gerilimlerinin büyük güçlerin nüfuzu için bir giriş kapısına dönüşmesiyle somutlaştı. Nitekim 1990’larda Eritre ile Yemen arasında Haniş Adaları üzerindeki anlaşmazlık, deniz hâkimiyeti ve stratejik mevkiler üzerinde doğrudan bir mücadeleydi; ancak aynı zamanda küçük adaların deniz güç dengelerindeki önemini de ortaya koydu.

Bu durum, Yemen’de savaşın patlak vermesiyle daha da büyüdü; çünkü burası, İran destekli Husilerin karşı karşıya geldiği şiddetli bir çatışma odağına bağlı bir deniz geçidine dönüştü. Arap Koalisyonu Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar (2017’de dışlandı), Mısır, Fas, Ürdün ve Sudan’ı (2019’a kadar) kapsıyordu; ayrıca ABD ve Britanya’dan lojistik destek, Somali’den hava sahası ve karasuları üzerinden, Pakistan’dan savaş gemileri aracılığıyla ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2216 sayılı kararıyla da uluslararası destek alıyordu.

Bu çatışma sırasında Yemen’in batı kıyısı ile Babülmendep Boğazı’na bakan adalar üzerinde kontrol sağlamanın önemi ortaya çıktı. Gemisavar füzeler, insansız hava araçları ve deniz mayınlarıyla düzenlenen saldırılar gibi savaş araçlarının çeşitlenmesi, Kızıldeniz’i “asimetrik deniz savaşı” çağına soktu ve deniz taşımacılığına yönelik tehdidi savaşın araçlarından biri hâline getirdi.

Bu durum da daha sonra bölgesel rekabetin limanlar ve askerî üsler üzerindeki tırmanışına yol açtı. Özellikle BAE, Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve İran açısından bu, ilk aşamada tedarik zincirlerini ve deniz ulaşım hatlarını kontrol etme girişimi çerçevesinde bir deniz nüfuz mücadelesinden ibaretti; ardından denizin jeopolitik düğüm niteliğini ve hayati önemini teyit eden bir olguya dönüştü.

Ancak sularındaki en büyük sarsıntı, Ensarullah Husilerinin 7 Ekim 2023’te Filistin direnişine ve onun 7 Ekim’deki operasyonuna destek amacıyla sürece dâhil olmasıyla başladı. Bu müdahaleye eşlik eden hızlı dönüşümler, Kızıldeniz’de uzun bir “İsrail” ilgisi tarihine bağlandı ve onun “İsrail” güvenlik denklemindeki köşe taşı niteliğindeki önemini daha da artırdı.

Kızıldeniz’in yüzeyinde mavi yıldızlar

Jeostratejik ve ekonomik öneminin ötesinde, Kızıldeniz “İsrail” güvenlik doktrininde merkezi bir önem taşır. Bu önem, Yahudi dinî mirasından başlar; bu miras Kızıldeniz’i Firavun’dan kurtuluşun geçidi ve Sina Çölü ile Filistin arasında on iki kabilenin yeni başlangıcı olarak görür.

Ardından bu yaklaşım, Ben-Gurion’un herhangi bir Arap kuşatmasını önceden bertaraf etmek amacıyla deniz çıkışları, su kaynakları ve ticaret yolları üzerinde “İsrail” yayılmasını hedefleyen kurucu güvenlik düşüncesine uzanır. Bu nedenle Filistin’in 1948’de işgali pekişir pekişmez, “İsrail”in Kızıldeniz üzerinde kontrol sağlamasının, kuşatma ve çevreleme girişimlerinden kurtulmak için öncelikli bir hedef olduğunu ilan etti.

Bu eylem, 1949 Ateşkesi’nden bir aydan kısa süre sonra gerçekleşti. Haganah grupları, Akabe Körfezi’ne komşu Umm Raşraş bölgesini işgal etmek üzere Necef’in güneyine ilerledi. Burası, Kızıldeniz’in kuzey çıkışı olan (Ras Muhammed)’in iki kolundan biriydi. Orada kentin adı Eilat olarak değiştirildi ve “İsrail”in Kızıldeniz’deki tek çıkışı inşa edildi.

Ben-Gurion da 1951’de açılış töreninde, “Davud ve Süleyman’ın filoları iki binden fazla yıllık bir aradan sonra Kızıldeniz’de yeniden yol alacak” dedi. Ancak bu, “İsrail”in Kızıldeniz’in derinliklerine tam erişimini sağlamaya yetmedi; özellikle kıyıdaş yedi Arap devletiyle karşılıklı düşmanlık hâli ve bunun Mısır’ın Tiran Boğazı’nı “İsrail” gemilerine defalarca kapatmasına yansıyan sonuçları nedeniyle.

Bu kapanma durumu, Hayfa Limanı’nı dünya limanlarına bağlayan bir deniz filosu kurmasına rağmen Kızıldeniz’de sıkışıp kalan İsrail stratejisini ciddi biçimde rahatsız etti. Bunun üzerine dönemin İsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı Kanestlon, ülkesinin Arap devletlerini denizden kuşatmaya hazırlandığını ve Kızıldeniz’i “Yahudi gölüne” dönüştürerek bölge üzerinde deniz hâkimiyeti kurmayı hedeflediğini ifade etti.

Bu hedef, Britanya ve Fransa’nın Süveyş Kanalı üzerinde kontrol kurma niyetleriyle de örtüşüyordu ve 1956’da Mısır’a yönelik Üçlü Saldırı ile somutlaştı. O sırada “İsrail”, Kızıldeniz’e açılan kapısı üzerindeki Mısır kaynaklı stratejik boğmayı aşmaya çalıştı; bu da “İsrail” güçlerinin Sina Yarımadası’nı kontrol altına alıp Şarm eş-Şeyh’e ulaşmasıyla gerçekleşti.

Her ne kadar savaş, ABD ve Sovyetler Birliği’nin baskısıyla “İsrail”in bir yıldan kısa süre sonra Sina’dan çekilmesiyle sona ermiş olsa da Mısır’ın kontrolü artık eskisi gibi değildi. Çünkü BM’nin, Tiran Boğazı’nın “İsrail” denizciliğine açık kalmasını güvence altına almak için Sina ve Şarm eş-Şeyh’e uluslararası güçler konuşlandırdığı bir uluslararası düzenleme ortaya çıktı.

Bu da yeni bir bölgesel gerçeklik dayattı; Kızıldeniz’in olayların kıyısında kalan bir alan ya da yalnızca bir rekabet sahası değil, “İsrail”in askerî hesaplarının önemli bir parçası olduğunu teyit etti. Buna karşılık Tiran Boğazı’nın stratejik bir boğaz noktası olarak değeri pekişti ve bu durum, onun 1967 savaşının fitili olarak kullanılmasının önünü açtı.

• Suudi Arabistan, İran’a karşı savaş nedeniyle trafiğin durduğu Hürmüz Boğazı’nı aşmak amacıyla, petrolü doğu bölgesindeki sahalardan Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu Limanı’na taşımak için “Doğu-Batı” boru hattını yeniden devreye aldı.

• 1980’lerde inşa edilen hattın uzunluğu yaklaşık 750 mile ulaşıyor ve Aramco akışı artırmak için çalışıyor… pic.twitter.com/c9pC4hL14j

— NoonPost (@NoonPost) March 12, 2026

Bunu aşmak için “İsrail”, Süveyş Kanalı’nı etkisizleştirmeye yöneldi. Nitekim 1963’te yayımlanan gizli bir Amerikan belgesine göre, Süveyş Kanalı’na paralel, daha derin ve daha büyük; deniz fırkateynleri, uçak gemileri ve yüzer limanlara uygun bir kanalın açılması planlandı. Akabe Körfezi’nden Aşkelon kentine uzanacak, Gazze Şeridi’nden geçecek, 160 mil uzunluğunda ve 1.500 fit derinliğinde olacak bu proje, “İsrail”, Britanya ve ABD ortaklığıyla “Ben-Gurion Kanalı” olarak anılıyordu ve Süveyş Kanalı’nın konumunu sona erdirmeyi ya da en azından zayıflatmayı hedefliyordu.

Ancak Akdeniz’i Akabe Körfezi’ne, siyasi ya da askerî olarak kapatılabilir topraklardan veya geçitlerden geçmeden bağlayacak tam bir “İsrail” deniz bağımsızlığı sağlamayı amaçlayan bu plan hayata geçmedi. Zira 1967 ve 1973 yıllarında savaşların ve çatışmaların yeniden alevlenmesi ortamında bölgesel istikrar ve cömert ekonomik finansman hayali ulaşılmaz görünüyordu.

1967 savaşı patlak verdiğinde Mısır, BM güçlerini çekti ve “İsrail”in ani saldırısına karşılık Tiran Boğazı’nı kapattı; buna karşılık “İsrail” Sina ve Şarm eş-Şeyh’i kontrol altına aldı, bu da Mısır’ı Süveyş Kanalı’nı kapatmaya itti. Ardından Arap ablukası 1973’te daha da sertleşti; Mısır ve Yemen güçleri Babülmendep Boğazı’na abluka uyguladı ve onu “İsrail” denizciliğine kapattı.

Bundan iki ay sonra, özellikle Aralık 1973’te, Batılı ülkeler “İsrail” üzerindeki ablukayı kırmaya katkıda bulundu ve boğazın açık kalmasını sağlamak üzere bir grup gemi tahsis etti. Bunu daha sonra, Tiran ve Sanafir’in “İsrail” gemileri ve ticareti için açılmasıyla sonuçlanan uluslararası bir çaba izledi.

1967 ile 1973 arasındaki yıllarda küresel ticaret beklenmedik bir şok yaşadı ve ticaret yollarının Ümit Burnu’na yönelmesi sonucu Kızıldeniz öneminin büyük bir bölümünü kaybetti. Bu da küresel büyümenin yavaşlamasına ve deniz mesafesi yüzde 10 arttığında ticaretin yüzde 5 azaldığını söyleyen genel bir ekonomik kuralın ortaya çıkmasına yol açtı; bu kural bugün de dünya ekonomisinde etkisini sürdürüyor.

Burada dikkat çekici olan şu ki, Süveyş’in ve Tiran Boğazı’nın kapatılması, işgalin engelleri aşmaya ve bunların ötesine geçen nüfuz alanları oluşturmaya çalışma girişimini durdurmadı. 1960’ların sonlarında, İngiltere’nin Güney Yemen’den çekilmeye başlamasıyla birlikte İsrailli diplomatlar, Babülmendep Boğazı’nda İngiliz nüfuzunun sürdürülmesi için Londra üzerinde diplomatik baskı kurdu. En azından, Meyun (Perim) Adası’nın yeni kurulan Yemen devletine devredilmemesi yönünde çaba gösterdiler.

Bu durum, dönemin “İsrailli” Dışişleri Bakanı Abba Eban’ın tarafından şu sözlerle dile getirildi: “Mayyun Adası dost olmayan ellerin eline geçerse, Akabe Körfezi’nde yaşanana benzer, hatta daha büyük bir tehlike ortaya çıkar.” Ancak “İsrail”, hedeflerini Birleşmiş Milletler kapısından geçirmeyi başaramayınca Etiyopya’ya yönelerek, dağınık adalarında kendisi için üsler satın alma yoluna gitti.

O dönemde “İsrail”, İmparatoru Haile Selassie’nin Hz. Süleyman’a dayanan bir soy iddiasında bulunduğu dönemden başlayarak Etiyopya ile tarihî ilişkilerini sürdürüyordu. Bu ilişki, 1970 yılında “İsrail”in Etiyopya’dan Ebu Tayr, Halib ve Dahlak olmak üzere üç adayı kiralamasına kadar uzandı; buradan hareketle Etiyopya’yı Eritre’ye, Fransa’yı da Cibuti’ye karşı destekledi.

– El-Haşea Kampı (37. Zırhlı Tugay karargâhı), Hadramut Vadisi’nin batısında hayati bir bölgede yer alıyor; vadi ile çölü birbirine bağlayan ana bağlantı noktası olmasının yanı sıra Şebve ve Aden vilayetlerine uzanan uluslararası yolu da kontrol ediyor.

– Kamp, Hadramut vilayetindeki en büyük askerî üs olarak sınıflandırılıyor; dolayısıyla kontrol altına alınması, Geçiş Konseyi’nin kapasitesini zayıflatacak… pic.twitter.com/7dA08NxXeY

— NoonPost (@NoonPost) January 3, 2026

1975 yılına gelindiğinde “İsrail”in Kızıldeniz’deki nüfuzu, kuzeyde Akabe Körfezi’nden başlayıp Sudan sınırına bitişik Revaciyat ve Mekhelavi adalarından, Suudi Arabistan’a bitişik Halib ve Fatıma adalarına, oradan da Babülmendep’e en yakın adalardan olan Senşiyan ve Demira’ya kadar uzanıyordu. Bu tablo, 1979’da Mısır’la imzalanan ve Babülmendep’e kadar tam seyrüsefer serbestisini güvence altına alan barış anlaşmasıyla tamamlandı.

Ancak fiilî hamleler, 1990’ların ortasında, Yemen’e karşı Eritre’ye verilen askerî ve siyasi “İsrail” desteğinin ardından yoğunlaştı. Bu destek, 1995’te “İsrailli” deniz unsurları ve komandoların Yemen’e ait Haniş Adası’na saldırması ve adada “İsrail” bayrağını çekmesiyle ortaya çıktı; daha sonra da “İsrail”in Eritre’ye Yemen’le müzakere etmemesi yönünde talimat verdiği açığa çıktı.

İki taraf arasındaki iş birliğinin önemli ayaklarından biri de silah ve askerî eğitim alanındaydı. Bu kapsamda yaklaşık 4 bin Eritreli askere eğitim verildi; helikopterler ve topçu mühimmatı da dâhil olmak üzere çeşitli askerî teçhizat sağlandı. Bunun üzerine Arap Birliği, Yemen’e Haniş Adaları anlaşmazlığında destek verdi. Süreç, 1998 yılında Lahey’deki Daimî Tahkim Mahkemesi’nin Haniş Takımadaları’nın bölgesel egemenlik esasına göre Yemen’e iadesine hükmetmesiyle sonuçlandı. Karar ayrıca, takımadalar çevresindeki balıkçılık haklarının Yemen ile Eritre arasında paylaşılmasını öngördü.

Yeni milenyumun başında, Amerikan konuşlanmasının gölgesinde “İsrail”in varlığı daha büyük bir ivme kazandı; ardından çok uluslu korsanlıkla mücadele operasyonlarıyla bu durum daha da büyüdü. Bu operasyonlar, özellikle Kenya’nın Mombasa kentinde “İsrailli” birine ait otelin bombalanmasının ardından, Cibuti, Somali ve Eritre kıyılarında ona gizli bir rol alanı açtı.

Bu hâkimiyet, “İsrail”e Eritre’nin Dahlak Adaları’ndaki üslerini kullanarak Ekim 2012’de Hartum’daki Yermuk Savunma Sanayii Kompleksi’ne saldırma imkânı verdi. Buna ek olarak, aynı üslerden 2018’de bir başka saldırı daha başlatıldı; bu da “ABD Stratejik İttifakı” ve dörtlü forum çerçevesindeki bir dizi askerî ve deniz tatbikatıyla eşzamanlı gerçekleşti. I2U2 olarak bilinen bu yapı, BAE, Hindistan, “İsrail” ve ABD’den oluşuyor.

İttifak tablosu, 2020’deki normalleşme anlaşmalarıyla tamamlandı. Bu anlaşmalar, “İsrail”e Kızıldeniz’de çok sayıda güç noktası kazandırdı; bunu da BAE ile yapılan güvenlik anlaşmaları ve bunların Babülmendep bölgesi ile Yemen adalarında (Mayyun, Sokotra, Haniş) ortaya çıkardığı güvenlik ve askerî iş birliği üzerinden sağladı. Söz konusu adalar, BAE’nin Yemen’e karşı yürüttüğü savaş ve Arap koalisyonu sırasında kontrol altına aldığı, ardından etkinliğin Sudan’a da uzandığı alanlardı.

Nitekim istihbarat raporları da bu adalarda İsrailli subaylar ve teknik uzmanların bulunduğunu doğruladı. Ayrıca gelişmiş radar ve elektronik gözetleme sistemleri yerleştirildi; bu sistemler hem “İsraillilere” hem de BAE’lilere bölgedeki tüm kara ve deniz hareketlerini “gerçek zamanlı” izleme imkânı sağlıyor.

İstihbarat Bakanlığı tarafından yayımlanan bir rapora göre “İsrail” açısından Sudan’la normalleşme, kuzeyden güneye silah kaçakçılığı güzergâhlarının izlenmesi ve Kızıldeniz boyunca İran deniz trafiğine daha yakından konuşlanılması yoluyla Kızıldeniz’de önemli bir giriş kapısı anlamına geliyor. Hatta Sudan’la normalleşme, Ben Gurion Kanalı projesinin yerine BAE ve Sudan’la ortak (Eilat-Aşkelon) enerji ve petrol taşıma boru hatları projesinin geçirilmesine kadar uzanıyor.

Bu hızlı angajmanla birlikte, “İsrail” 2021 ve 2022 yılları arasında yer aldı Kızıldeniz havzasında, gerek ABD’yle gerekse diğer Arap ve Avrupa ülkeleriyle birlikte gerçekleştirilen altı önemli deniz tatbikatında, bunların başında İsrail ve ABD orduları arasında yapılan “Dijital Kalkan” tatbikatı geliyordu (Eylül 2022). Bu eğitim, İsrail’e ait deniz unsurlarıyla ABD Beşinci Filosu’na bağlı Görev Gücü 59’un insansız deniz araçlarını ilk kez bir araya getiren tatbikat olma özelliğini taşıyordu.

Bunu, 2022’de ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığı’nın öncülüğünde düzenlenen ve 18 gün süren bir başka tatbikat izledi; 60’tan fazla ortak ülke ve uluslararası kuruluştan 9 bin personel ile 50’ye kadar gemi bu tatbikata katıldı.

Ancak İsrail’in genişlemesinin önündeki en büyük engel, 2023’te, Husilerden Filistin direnişine destek vermesi.  “İsrail”in deniz taşımacılığı hattını kuşatmaları ile İsrail, Amerika Birleşik Devletleri veya Birleşik Krallık’la bağlantılı 100’den fazla gemiyi hedef almaları, deniz taşımacılığı maliyetlerini artırdı ve uluslararası bir askerî karşılığa yol açtı.

2025’in son aylarında “İsrail” Somaliland bölgesiyle, bir barış anlaşması imzalayarak Kızıldeniz sularında yeni bir dayanak noktası elde etti. böylece Kızıldeniz’in güney girişinde konuşlanmasına, Husiler ile İranlıları ileri düzeyde gözetlemesine imkân tanıyor. Üstelik bölge “yarı bağımsız” bir yapıya sahip; Sudan’dan ayrılma konusunda güçlü bir istek taşıyor ve cömert BAE yatırımları ile limanlarının işletilmesine yönelik Etiyopya anlaşmaları vaat ediliyor. Bu da kıyılarında kalıcı bir “İsrail” varlığı için istikrarlı bir zemin hazırlıyor.

“Kızıldeniz’in yeniden mühendisliği: İsrail-BAE ortaklığının jeopolitik yansımaları”” başlıklı bir araştırmaya göre, İsrail”in Berbera ya da Zeyla’daki (inşası süren) iki üste varlığı, Aden Körfezi’nin güneyinde batırılamayan bir uçak gemisi gibi tahkim edilmiş bir mevzilenme avantajıyla birlikte, İran, Pakistan ve Türkiye’nin deniz hareketliliğinin izlenmesini güvence altına alıyor.

Ayrıca, şu alanda Husilere karşı savaşılması bir avantajı da sağlıyor: Zira Somaliland ile Yemen kıyıları arasında yalnızca yaklaşık 300-500 kilometrelik bir mesafe bulunuyor; bu da uzun uçuşlara ihtiyaç duymadan gelişmiş radarlar, erken uyarı sistemi, hızlı müdahale unsurları, deniz komandosu timleri ve insansız hava araçları için fırlatma platformları konuşlandırmasına, ayrıca Husileri vurmak üzere yakıt ikmal uçakları kullanmasına imkân tanıyor.

Bugün Kızıldeniz’de, İsrail Hava Kuvvetleri envanterinin yaklaşık yarısını oluşturan ve sayıları 449’u bulan savaş uçaklarının görev yaptığı ileri sürülmektedir. Bu uçaklar, Akabe Körfezi’nden Babülmendep Boğazı’nın güneyine kadar uzanan hatta hava operasyonları gerçekleştirmektedir. Bölgede ayrıca tam teşekküllü bir zırhlı birlik, keşif ve haritalama birlikleri, silah depoları, gözetleme noktaları ile nükleer başlık taşıyabildiği belirtilen ve haftalarca su altında kalabilen Dolphin sınıfı denizaltılar da konuşlandırılmış durumdadır.

İsrail’in İran’a yönelik “ikinci” saldırısından ve Husilerin savaşa girdiklerini ilan etmelerinin ardından, Gazze’ye destek kapsamında yaptıklarına benzer şekilde Babülmendep Boğazı’nı İsrail deniz taşımacılığına kapatma ihtimali, İsrail’de yeniden endişe yarattı. Bu durum, İsrail’i Kızıldeniz’deki güçlerini iki katına çıkarmaya, deniz unsurlarını kalıcı biçimde konuşlandırmaya ve Husilerin rolünü zayıflatma çabası kapsamında deniz, hava ve kara kuvvetleri arasındaki koordinasyonu güçlendirmeye sevk etti.

Bölgesel ve küresel düzeyde ise enerji fiyatlarındaki dalgalanma, ticaret yolları ile ekonomi üzerindeki bozulma riskine dair kaygılar katlandı. Kızıldeniz’e alternatif olacak demiryolu hatları döşenmesi, petrol boru hatları kurulması, kanallar açılması ve kuzeyde ve güneyde kapıları ile bekçileri bulunan bu denize alternatif güzergâhlar oluşturulmasına ilişkin eski planlar yeniden gündeme geldi. Ancak bu alternatiflerin herhangi birinin ekonomik, zamansal ve siyasi maliyeti konusunda ciddi tereddütler sürüyor.

Bu çerçevede Kızıldeniz artık yalnızca iki kıtayı ayıran bir coğrafya olmaktan çıktı; tüm dünyanın dengelerini özetleyen bir düğüm hâline geldi. Uluslararası ekonominin en önemli atardamarlarından birine dönüştüğünden bu yana, artık yalnızca coğrafyanın mantığına değil, gücün mantığına da tabi. Sularında çıkarlar yarışıyor, üzerinde ticaret yolları bu yollar üzerindeki çatışma güzergâhlarıyla kesişiyor ve kıyılarında devlet sınırlarından çok nüfuz alanlarının sınırları çiziliyor.

Sonuç olarak Kızıldeniz’i tarafsız bir su alanı olarak değil, yeni dünyadaki güç ve nüfuz dönüşümlerini yansıtan bir ayna ve devletlerin acımasız bir coğrafyaya uyum sağlama kapasitesini sürekli sınayan bir test olarak okumak gerekir. Zira denize kıyısı olmak hükmetmek için yeterli değildir; önemli olan onun dengelerini kavramaktır. Aksi hâlde insan kendisini tarihin denkleminin dışında bulur.

ETİKETLENDİ: Kızıldeniz
Bu makaleyi PDF olarak indir
Bu Makaleyi Paylaş
Facebook Twitter Whatsapp Whatsapp Telegram E-posta Bağlantıyı Kopyala
سجود عوايص
Yazan Sujoud Awais Researcher in Palestinian Media Issues and International Humanitarian Law
Takip Et:
Önceki Makale NoonPost Silahlanma Yarışı: Barış Hayali Nasıl Savaş Ekonomisine Evrildi?
Sonraki Makale NoonPost Beyaz Altın ve Yeni Deniz Rotaları: Büyük Güçler Neden Arktik Okyanusu İçin Yarışıyor?
part of the design
NoonPost Haftalık Bülten

Bunları da Beğenebilirsiniz

Türk hırsının zirvesi: TUSAŞ hava imparatorluğunu nasıl kurdu?

Türk hırsının zirvesi: TUSAŞ hava imparatorluğunu nasıl kurdu?

خالد أصلان Khaled Aslan 10 August ,2026
Beyaz Altın ve Yeni Deniz Rotaları: Büyük Güçler Neden Arktik Okyanusu İçin Yarışıyor?

Beyaz Altın ve Yeni Deniz Rotaları: Büyük Güçler Neden Arktik Okyanusu İçin Yarışıyor?

محمد مصطفى جامع Mohamed Gamie 6 August ,2026
Silahlanma Yarışı: Barış Hayali Nasıl Savaş Ekonomisine Evrildi?

Silahlanma Yarışı: Barış Hayali Nasıl Savaş Ekonomisine Evrildi?

محمد عادل Muhammed Adel 6 August ,2026
NoonPost

2013 yılında kurulan, yavaş gazetecilik anlayışına dayanan bağımsız bir medya platformu; haberlere daha derin bakış açıları sunmak için derinlemesine raporlar, analizler ve çoklu medya içerikleri üretir ve birçok Arap ülkesinden genç ve çeşitli bir ekip tarafından yönetilir.

  • Son Raporlar
  • Siyaset
  • Toplum
  • Ekonomi
  • Kültür
  • Röportajlar
  • In Depth
  • Explainers
  • Stories
  • Profiles
  • Focus
  • Hakkımızda
  • Yazarlarımız
  • Gelişmiş Arama
Bazı haklar Creative Commons lisansı altında saklıdır

Favorilerden kaldırıldı

Geri Al
Go to mobile version