هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
Bölgenin köklü jeopolitik dönüşümlere, nüfuz haritasının ve güç dengelerinin yeniden şekillenmesine sahne olduğu; ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın etkilerinin hissedildiği bir dönemde, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında bu ayın 7 Ağustos Cuma günü imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, bölgesel güvenlik denklemine yeni bir unsur ekledi ve bu adımın boyutları ile sonuçlarına ilişkin çok sayıda spekülasyonun ve farklı yorumun önünü açtı.
Anlaşma, üç ülke arasında savunma iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir dizi madde içeriyor. Ancak bunların en dikkat çekici ve en hassas olanı, imzacı devletlerden birine yönelik herhangi bir dış silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılması. Bu maddenin taşıdığı önem, üye ülkeler arasındaki karşılıklı askerî yükümlülük düzeyini ileri ve son derece hassas bir seviyeye çıkarmasında yatıyor; bu da geleneksel savunma iş birliğinin ötesine geçerek kolektif caydırıcılığa daha yakın bir anlayışa işaret ediyor.
Açıklanan maddeleriyle böyle bir anlaşma, üç tarafını da aşan bir dizi soruyu gündeme getiriyor: Bu ittifak, daha bağımsız bir bölgesel savunma sistemi inşa etme yolunda ilk adım mı? Orta Doğu’da güvenlik anlayışında köklü bir dönüşümle mi karşı karşıyayız? Başta Mısır olmak üzere ağırlığı olan bölgesel güçlerin yokluğu ne anlama geliyor? Ardından en acil soru öne çıkıyor: Bazı önceki haberlerde ileri sürüldüğü gibi yeni bir “İslami NATO”nun oluşumunun eşiğinde miyiz? Ve bu ittifakın ilan edilen hedeflerine ulaşmasının önünde engel oluşturabilecek başlıca zorluklar neler?
تركيا والسعودية وباكستان توقّع في مكة "اتفاقية الدفاع المشترك" الثلاثية التي تنص على اعتبار أي هجوم مسلح على إحدى الدول الثلاث هجومًا عليها جميعًا. pic.twitter.com/rN3jmQtzgS
— نون بوست (@NoonPost) August 7, 2026
Mekke Anlaşması bugünün ürünü değil.. bağlamı anlama çabası
Suudi Veliaht Prensi, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Pakistan Başbakanı’nın imzaladığı anlaşma, bölgedeki hararetli bağlamdan bağımsız okunamaz. Zira bölgenin Ekim 2023’te Gazze savaşının başlamasından, ardından da ABD’nin İran’a karşı savaşından bu yana yaşadıkları, son derece çalkantılı bir ortam yarattı; bu ortam, jeopolitik meydan okumalar ve geniş çaplı tehditler üreterek farklı tarafları tabloyu yeniden değerlendirmeye ve onunla başa çıkmak için yeni yaklaşımlar aramaya itti.
İsrail’in pervasız yayılmacılığı, buna eşlik eden Tel Aviv’e yönelik geniş Amerikan desteği, küresel ekonomi, enerji piyasaları ve tedarik zincirlerinin maruz kaldığı sarsıntılar; ayrıca su yolları ile lojistik hatları hedef alan tehditlerin, yüksek maliyetlerine rağmen baskı araçlarına ve çatışma alanlarına dönüşmesi, bölgesel güvenliği gerçek bir sınavla karşı karşıya bırakan gelişmeler oldu ve istikrarı daha zor ve daha karmaşık bir hedef hâline getirdi.
Bu bağlamda, özellikle uluslararası sistemin geleneksel biçimiyle etkinliğinin gerilediğine dair söylemlerin arttığı bir dönemde, bu dönüşümlerin ortaya çıkardığı boşluğun bir kısmını doldurabilecek alternatifler ve paralel düzenlemeler arama ihtiyacı daha da acil görünmeye başladı. Kanada Başbakanı Mark Carney de son Davos Forumu’nda dünya düzeninin yapısında bir dönemin sonu ve farklı bir başka dönemin başlangıcından söz ederek buna işaret etmişti.
Bununla birlikte, “Mekke Anlaşması”nın bazılarının düşünebileceği gibi anlık bir gelişme olmadığını vurgulamak gerekir. Aksine bu anlaşma, son yıllarda üç ülke arasında gelişen ilişkilerin uzun bir sürecinin taçlanmasını temsil ediyor. Nitekim anlaşma, bu yılın ocak ayından itibaren ciddi biçimde gündeme gelmiş, o dönemde neredeyse hazır bir taslak da ortaya çıkmıştı. Ancak Pakistan tarafı, o sırada imza için zamanlamanın uygun olmadığını ve konunun ilgili taraflar arasında daha fazla mutabakata ihtiyaç duyduğunu açıklamıştı.
Belirli bir tarafı hedef almayan savunma niteliğinde
Anlaşmaya ilişkin siyasi ve askerî okumalar, her tarafın baktığı açıya göre farklılaştı; niteliği ve savunma anlaşması mı olduğu yoksa saldırı boyutları da taşıyıp taşımadığı konusunda hassas sorular gündeme geldi. Ancak Türkiye Cumhurbaşkanı bu tartışmayı hızla sonlandırmaya çalışarak anlaşmanın kolektif caydırıcılığı, güvenlik ve savunma iş birliğini güçlendirmeyi hedeflediğini, bunun yanı sıra savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesi ve terörle mücadele için de alan açtığını vurguladı.
Erdoğan, anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkına dayandığını belirterek, bunun “belirli bir devleti hedef almadığını” vurguladı ve bölgede barış ile istikrarı sağlamayı amaçlayan ülkelerin katılımına kapının açık kalacağını söyledi. Türkiye’nin ayrıca anlaşmazlıkların diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesi ile uluslararası hukuk kurallarına saygı ilkesine bağlı kalmayı sürdüreceğini de ifade etti.
أردوغان: اتفاقية الدفاع المشترك لا تستهدف أي دولة وهي مفتوحة لمشاركة الدول التي تهدف لتحقيق الاستقرار بمنطقتنا
— جريدة الأخبار – Al-Akhbar (@AlakhbarNews) August 7, 2026
Aynı bağlamda bir Türk yetkili, “Reuters” ajansına anlaşmanın kolektif savunma maddesi içerdiğini, ancak bunun tamamen savunma niteliğinde olduğunu ve karşılıklı desteğin yalnızca savunma amaçları için öngörüldüğünü söyledi. Yetkili ayrıca anlaşmanın belirli bir tarafı hedef almadığını, gelecekte başka bölge ülkelerinin de katılımına imkân tanıdığını, aynı zamanda ilgili ülkeler arasında hâlihazırda yürürlükte bulunan ikili ya da çok taraflı hiçbir düzenleme veya anlaşmayı ortadan kaldırmadığını ya da onların yerine geçmediğini belirtti.
Acil saikler
Bu ittifak, bölgenin son dönemde tanık olduğu son derece karmaşık ve çalkantılı jeopolitik gelişmelerin etkisiyle şekilleniyor. Bu gelişmeler, her bir taraf için özel saikler üretti ve onları farklı derecelerde böyle bir savunma düzenlemesine yöneltti. Suudi Arabistan açısından anlaşma, füze tehditleri ve insansız hava araçlarına karşı caydırıcılık ağını genişletmek için uygun bir araç niteliği taşıyor. Buna, Kızıldeniz ve Körfez çevresindeki istikrarsızlık da ekleniyor. Ayrıca bu adım, Krallığın savunma sanayisinde yerli bir temel geliştirme, bu alandaki kapasitesini ve bağımsızlığını artırma çabalarıyla da uyumlu.
تُرسّخ اتفاقية مكة للدفاع المشترك بين السعودية وباكستان وتركيا 🇹🇷🇵🇰🇸🇦 التي تم توقيعها في مكة المكرمة، إطارًا لشراكة دفاعية طويلة المدى، تُعزّز الردع والتنسيق والتكامل بين بلداننا الشقيقة، وتسهم في دعم أمن واستقرار المنطقة والعالم. https://t.co/WqThOPF3j7 pic.twitter.com/oeK47tRcZh
— Khalid bin Salman خالد بن سلمان (@kbsalsaud) August 7, 2026
Türkiye cephesinde ise anlaşma, Ankara’nın savunma sanayisi pazarında ağırlığı giderek artan bir askerî güç olarak konumunu güçlendiriyor. Bunun yanı sıra ona Güney Asya, Körfez ve stratejik enerji koridorlarındaki nüfuzunu genişletme fırsatı sunuyor; bu durum da ileride NATO içindeki konumu ve görünürlüğüne yansıyabilir.
Pakistan açısından ise hesaplar daha pragmatik görünüyor. Zira ittifak, ülkenin artan ekonomik baskı ve krizlerle karşı karşıya olduğu bir dönemde İslamabad’ın Riyad ve Ankara ile ekonomik ve stratejik ilişkilerini güçlendiriyor. Bu nedenle Pakistan, anlaşmayı ekonomisini desteklemek, savunma sanayisinin görünürlüğünü artırmak ve vatandaşları için daha fazla iş piyasasının önünü açmak adına bir fırsat olarak görüyor.
Neden gecikti?
Eğer üç ülke arasındaki ilişkiler son yıllarda ileri seviyelere ulaşmışsa ve anlaşma taslağı da geçen ocak ayında gerçekten gündeme gelmişse, resmî açıklama neden ağustosa kadar gecikti? Bölgenin yaşadığı hızlı dönüşümler karşısında bu adımın nispeten geç geldiğini düşünen birçok kişi için bu soru güçlü biçimde öne çıktı.
Mevcut göstergeler ışığında, anlaşmanın ilanının geleneksel anlamda gecikmiş olmaktan ziyade, kamuoyuna açıklanma zamanını ve nihai biçimini belirleyen bir dizi siyasi ve güvenlik sürecine bağlı olduğu söylenebilir. Bunların başında da anlaşmanın en hassas maddesi olan “ortak savunma maddesi” geliyor. Çünkü bu madde, yükümlülüğün sınırları, devreye sokulma mekanizmaları ve karar alma süreçleriyle ilgili sorulara cevap verilmesini gerektiren dikkatli bir okuma ve etraflı bir inceleme istiyordu. Pakistan Savunma Bakanı’nın daha önce anlaşmanın üç ülke arasında nihai mutabakata hâlâ ihtiyaç duyduğunu söylemesi de bunu yansıtıyordu.
Buna Türkiye’nin NATO içindeki konumu da ekleniyor. Zira Ankara’nın yeni bir üçlü savunma ittifakına katılması, NATO’ya alternatif bir yol ya da bazı üyelerinde hassasiyet yaratabilecek paralel bir düzenleme olarak okunabilirdi. Bu nedenle Ankara’nın, yeni anlaşmaya katılımının ittifak içindeki yükümlülükleriyle, özellikle de 5. maddede düzenlenen kolektif savunma ilkesiyle çelişmediğini vurgulaması gerekiyordu. Nitekim geçen temmuz ayında Ankara Zirvesi sırasında özellikle bunun altını çizdi.
Riyad’ın bazı bölgesel ve uluslararası güçlerle ilgili hesapları da açıklamanın zamanlamasının belirlenmesinde önemli rol oynadı. Suudi Arabistan, ilave bir caydırıcılık şemsiyesine ihtiyaç duymasına rağmen aynı anda ABD, Hindistan hatta İran gibi güçlerle karşı karşıya gelmek istemiyor. Bu nedenle anlaşmanın yansımalarını incelemek ve onu, ittifaktaki ortaklarına ait kriz ya da çatışmalara otomatik olarak sürüklenmesini önleyecek şekilde, çatışmacı olmayan savunmacı bir çerçevede formüle etmek için yeterli zamana ihtiyaç duydu.
Son olarak, bölgesel ortamda hızla gelişen tablo, açıklamanın hızlandırılmasında belirleyici unsur oldu. Ocak ayında tartışmaya açık bir taslak olarak gündemde olan şey, ağustosa gelindiğinde resmî anlaşma düzeyine taşınması daha acil bir ihtiyaç hâline geldi. Çünkü tehditler ve bölgesel meydan okumalar, üç ülkeyi önceki mutabakatlarını açık ve ilan edilmiş bir savunma çerçevesine dönüştürmeye zorlayacak ölçüde tırmanmıştı.
Başarı unsurları
İttifak, onu başarıya ve hedeflerine ulaşmaya elverişli kılan bir dizi unsura sahip. Bunların başında etkili bir caydırıcılık şemsiyesi kurma kapasitesi geliyor. Dikkat çekici olan ise üç ülkenin her birinin farklı türde kabiliyet ve imkânlara sahip olması; bu da söz konusu savunma düzenlemesi içinde rekabetten çok tamamlayıcılık üreten bir formül yaratıyor.
Örneğin Suudi Arabistan, büyük bir mali ve ekonomik güce sahip olmasının yanı sıra bölgesel siyasi ağırlığı ve küresel enerji piyasalarındaki geniş etkisiyle öne çıkıyor. Ayrıca savunma ve silahlanma altyapısını geliştirmek için devasa bütçeler harcıyor. Bu da ittifakın kapasitesini destekleme, projelerini finanse etme ve kendisine verilen görevleri yerine getirmeye hazırlığını güçlendirme açısından önemli bir unsur oluşturuyor.
من المسيّرات إلى الميدان.. كيف تبني أنقرة قوتها النارية؟
📍تعرّف على "مثلث النار" في الترسانة التركية: روكيتسان، MKE، وسارسيلماز، والدور الذي تلعبه هذه الشركات في منح المنصات الدفاعية أثرها القتالي المباشر👇https://t.co/3DD9QIqQVB
✍️ @AslanInBalkan pic.twitter.com/lbWmHQHFuZ
— نون بوست (@NoonPost) August 7, 2026
Türkiye ise savunma sanayisinin birçok alanında teknolojik üstünlük unsuruna sahip. Özellikle insansız hava araçları, füzeler, askerî elektronik, gemiler, zırhlı araçlar ve mühimmat alanlarında öne çıkıyor. Buna, onu herhangi bir savunma ittifakında göz ardı edilmesi zor bir aktör hâline getiren çeşitli askerî kabiliyetleri de ekleniyor. Ayrıca NATO üyeliği, bu yeni yapı için bir güç ve kurumsal deneyim kaynağı anlamına gelebilir; buna geniş siyasi varlığı ve uluslararası güçlerle kurduğu çok katmanlı ilişkiler ağı da eşlik ediyor.
Pakistan ise denklemde stratejik nükleer boyutu temsil ediyor; anlaşmada buna açıkça işaret edilmemiş olsa da caydırıcılık hesaplarında önemli bir unsur olmayı sürdürüyor. Ülke ayrıca özellikle füze ve savunma alanlarında gelişmiş askerî kapasitelere sahip. Bu da onu bölgesel düzeyde savunma ve güvenlik sanayisi haritasının en etkili aktörlerinden biri hâline getirdi.
İslami NATO ile mi karşı karşıyayız?
Bazılarının yaptığı gibi bu üçlü ittifakı bir “İslami NATO”nun çekirdeği olarak tanımlama girişimi, aceleci ve erken bir okuma gibi görünüyor. Zira Kuzey Atlantik İttifakı’na benzer bir yapıdan söz etmek, uzun yıllar sürecek koordinasyon ve mutabakatı, son derece hassas siyasi ve askerî maddeler üzerine derinlemesine tartışmaları ve ayrıca henüz tam anlamıyla oluşmamış ortak bir zemine sahip, daha olgun bir bölgesel ortamı gerektiriyor.
İttifak hâlâ ilk aşamalarında ve maddelerinin bir kısmını çevreleyen belirsizlik nedeniyle tüm ayrıntıları henüz netleşmiş değil. Buna üç ülkenin her birinin arka planları, hedefleri ve stratejik yaklaşımlarındaki farklılıklar da ekleniyor. Ayrıca her tarafın, bölgesel ve uluslararası çıkarlar ile ilişkilerden oluşan geniş bir ağla iç içe geçmiş hesapları bulunuyor. Bu hesaplar zaman zaman diğer iki ortağın hesaplarıyla kesişebilir ya da çelişebilir. Bu nedenle bütünlüklü biçimiyle bir “İslami NATO”nun doğuşundan söz etmek için henüz çok erken.
Ancak söylenebilecek olan şu: Bu ittifak, muhtemel zorluklar karşısında ayakta kalmayı başarır, maddelerinin yorumlanması ve uygulanma mekanizmalarıyla ilgili sorunları aşar ve üyelerinde devam etme ile geliştirme yönünde gerçek bir siyasi irade bulunursa, yeni bir Orta Doğu savunma sisteminin çekirdeğini oluşturabilir; gerçekten de daha uyumlu bir bölgesel İslami ittifakın ilk taşını koyabilir ve güç dengelerini etkileme, bölgedeki güvenlik denkleminin bir bölümünü yeniden şekillendirme kapasitesi kazanabilir.
Mısır neden yoktu?
Mısır’ın yeni savunma ittifakında yer almaması geniş soru işaretleri doğurdu. Özellikle Kahire, ABD’nin İran’a karşı savaşı sırasında bölgesel koordinasyon için Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı bir araya getiren dörtlü mekanizmanın parçasıydı. Bu yokluk ya da üyeliğin ertelenmesi birkaç çerçevede okunabilir. Bunlardan biri, saiklerin ve tehdit algısının farklılığıdır. Pakistan’ın hesapları Hindistan üzerinde yoğunlaşırken, Suudi Arabistan’ınki İran ve vekilleri üzerinde, Türkiye’ninki ise Suriye ve Irak’tan Doğu Akdeniz ile Kafkasya’ya uzanan güvenlik çevresinde yoğunlaşıyor. Buna karşılık Mısır’ın ulusal güvenlik öncelikleri Gazze, Sina, Sudan, Libya, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu, Süveyş Kanalı’nın güvenliği, Nil suları meselesi ve Etiyopya üzerinde toplanıyor.
Mesele ayrıca Mısır’ın ittifaklara yönelik geleneksel yaklaşımıyla da bağlantılı. Bu yaklaşım, hareket serbestisini kısıtlayabilecek ya da Kahire’yi doğrudan öncelikleri dışında kalan çatışmalara sürükleyebilecek askerî yükümlülüklere girmekten kaçınmaya dayanıyor. Mısır, ortaklıklarını çeşitlendirmeye ve karar alma sürecinde geniş bir hareket alanı korumaya eğilimli; doğrudan çatışma yerine çevreleme ve diplomasi araçlarını tercih ediyor. Bu da kolektif savunma şemsiyesine katılmayı, yalnızca siyasi ve güvenlik koordinasyonunu aşan hassas hesaplar gerektiren bir karar hâline getiriyor.
Buna, anlaşmanın bazı maddeleri ve uygulanma mekanizmaları etrafındaki belirsizlik de ekleniyor: Kriz anlarında ittifaka kim liderlik edecek? Hangi olayın müdahaleyi gerektiren bir saldırı sayılacağına kim karar verecek? Üyeler askerî bir kararda anlaşamazsa her devletin yükümlülüğünün sınırı ne olacak? Bu tür sorular, Mısır’ın büyüklüğü ile askerî ve siyasi ağırlığı düşünüldüğünde daha da hassas hâle geliyor. Bu da temkinli davranmayı, ittifakın kuralları ve yükümlülük sınırları netleşene kadar geçici bir stratejik tercih hâline getiriyor.
Zorluklar neler?
Bu ittifakın kurulması, nüfuz haritası ile bölgesel güç dengelerinin yeniden çizilmesinde stratejik önem taşısa da aynı zamanda etkinliğini sınırlayabilecek ve içeriğini kısmen boşaltabilecek bir dizi zorluk ve engelle karşı karşıya. Bunların başında tehdidin ve kaynaklarının tanımındaki farklılık, ayrıca düşmanın kimliğinin belirlenmesindeki ayrışma geliyor. Üç ülkenin farklı yaklaşımları ışığında bu mesele son derece hassas bir hâl alıyor. Çünkü Pakistan’ın ulusal güvenliğine doğrudan tehdit saydığı bir şeyi Suudi Arabistan ya da Türkiye aynı perspektiften görmeyebilir; tersi de geçerli.
Buna Türkiye’nin NATO üyeliği ikilemi de ekleniyor. Ankara, NATO içindeki taahhütlerine bağlılığını sürdürdüğünü vurgulasa da, ittifakın bir üyesine yönelik silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayan 5. madde karmaşık sorunların kapısını aralayabilir. Teorik olarak, Türkiye üçlü anlaşmadan doğan yükümlülükleri nedeniyle bir çatışmaya dâhil olur ve ardından toprakları saldırıya uğrarsa, bu durum iki ittifaktaki yükümlülüklerinin nasıl iç içe geçtiğine dair soruları gündeme getirebilir.
Bu çıkmazdan kurtulmak için özellikle ortak savunma maddesinin çoklu okuma ve yorumlara konu olması bekleniyor. Nitekim anlaşmanın savunma niteliğinde olduğu ve belirli bir tarafı hedef almadığı yönündeki tekrar eden vurgular, bunun işaretlerini şimdiden veriyor. Bu bağlamda, bu ilkenin devreye sokulması mutlaka doğrudan askerî angajmana geçmek anlamına gelmeyebilir. Aksine süreç, istihbarat ve lojistik iş birliği, bilgi paylaşımı ve savunma desteği sağlanmasıyla başlayan, en tehlikeli durumlarda ise doğrudan askerî müdahaleyi içeren klasik kolektif savunma biçimine ulaşan farklı destek düzeyleri üzerinden kademeli şekilde ilerleyebilir.
Sonuç olarak bu ittifak, özellikle üyelerinin sahip olduğu askerî, ekonomik ve stratejik kapasite dikkate alındığında, bölgenin haritasının yeniden şekillenmesi sürecinde önemli bir noktayı temsil ediyor ve yeni bölgesel savunma düzenlemelerinin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Ancak başarısı ve sürekliliği yalnızca maddi ve askerî imkânların büyüklüğüne bağlı olmayacak; siyasi iradenin varlığına, tarafların hesaplar ve yaklaşımlar arasındaki farklılıkları yönetme becerisine, ayrıca çalışma mekanizmaları ile yükümlülük sınırlarına dair net tanımlar yapılmasına ve hâlâ gündemde olan hassas sorulara cevap verilmesine de bağlı olacak.
Bu nedenle gerçek sınav, anlaşmanın imzalanmasında değil, onu izleyecek adımlarda yatıyor. Ya son yıllarda ilan edilip de gerçek bir etki yaratmayan uzun düzenlemeler listesine eklenen protokol düzeyinde bir ittifak olarak kalacak ya da kendisini önümüzdeki dönemde bölgesel ittifaklar haritasında önemli bir oyuncu olarak kabul ettirebilen, etkili bir siyasi ve askerî caydırıcılık şemsiyesine dönüşecek.