هذا التقرير متاح أيضًا بـ العربية
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ön sırada otururken, yanında Silahlı Kuvvetler’den bazı komutanlar ve Vakıflar Bakanı Usame el-Ezheri bulunuyordu. Arka sıralarda ise yaklaşık 259 imam ve vaiz oturuyor, Vakıflar Bakanlığı imamlarının askerî akademideki yeni dönem mezuniyetini kutluyor ve ulusal yemini ediyordu. Ortaya çıkan manzara, protokol niteliğindeki bir törenin sınırlarını aşan anlamlar yüklü görünüyordu.
Her ne kadar bu sahne türünün ilki olmasa da — zira bu, Vakıf imamlarının askerî akademideki üçüncü dönemi — bu kez etrafını saran medya ilgisi ona daha geniş bir siyasi boyut kazandırdı ve iktidarın vermek istediği mesajlar ile din kurumu ile askerî kurum arasındaki yeni ilişkinin sınırları konusunda bir tartışma dalgasının önünü açtı.
Sahnede dikkat çeken nokta, yapısı ve sembolizmi itibarıyla, mevcut iktidarın uzun süredir tekrarladığı din ile siyasetin ayrılması söylemiyle çelişiyor görünmesiydi. Bu durum, sivil alanın askerileştirilmesi dosyasını yeniden gündeme taşıdı. Zira yaşananlar, Vakıf Bakanlığı’nın öne sürdüğü gibi yalnızca “ulusal kadrolar” yetiştirme açısından okunamaz; disiplin ya da verimliliği artırmayı hedefleyen bir eğitim kursuna da indirgenemez.
Askerî akademi eğitimden yönetime, mühendislikten davet faaliyetlerine kadar birçok alanda varlık göstermeye başladığında ve giderek tamamen sivil alanlara ait görevlerde çalışanların ve yöneticilerin seçimi ile yetiştirilmesinde temel, hatta belki de tek kapıya dönüştüğünde, mesele eğitim fikrini aşarak sivil kişiliğin bütünüyle güvenlik merkezli bir yaklaşımla yeniden biçimlendirilmesine benzer bir hâl alıyor.
دفعة الإمام حسن العطار يؤدون قسم الولاء pic.twitter.com/Rbh0WpvP7N
— وزارة الأوقاف (@egyptAwkaf) June 22, 2026
Vaizin niteliğini artırmak yerine onu şekillendirmek.
Yeni vaizler askerî akademide tam altı ay geçiriyor; bu süre boyunca disiplin, bağlılık ve denetim üzerine kurulu katı bir günlük rutine tabi tutuluyorlar. Ortam, geleneksel vaizlik hazırlık programlarından çok askerlere uygulanan sisteme daha yakın görünüyor. Bu bağlamda vaiz yalnızca bilgi temelli bir eğitim almıyor; aynı zamanda tam bir denetim düzenine giriyor. Bu düzenin kurallarının ihlali, nihai değerlendirmesinden puan kesilmesine, hatta kurstan mezun olma şansının tehlikeye girmesine yol açabiliyor.
Resmî olarak Vakıf Bakanlığı ve askerî akademi, bu kursun yeni vaizin kapsamlı hazırlığının bir parçası olduğunu düşünüyor. Buna göre program; şer’i ilimler, fıkıh, dil ve akide ile bedensel ve ulusal disiplini bir araya getiriyor. Bu tasavvura göre amaç, ülkesinin karşı karşıya olduğu meydan okumaların daha fazla farkında olan, davet görevini daha disiplinli bir yöntemle yerine getirebilen, sağlam dinî bilgiye ve açık bir ulusal aidiyete sahip bir vaiz yetiştirmek.
Ancak sahnenin siyasi okuması farklı bir sonuca götürüyor. Zira davet alanındaki hazırlığın doğası gereği, Vakıf Bakanlığı’na ya da Ezher’e bağlı eğitim merkezleri gibi uzmanlaşmış dinî ve sivil kurumlarda yapılması beklenir; burada öncelik şer’i bilgiye, dinî söylemin geliştirilmesine, toplumu anlamaya ve insanlarla iletişim kurma becerisine verilir. Oysa bu sürecin askerî akademiye taşınması ve katı disiplin mekanizmalarıyla yürütülmesi, işlemin özünü değiştirerek bir vaizi eğitmekten, onun kişiliğini güvenlik ve askerî karakter taşıyan bir çevre içinde yeniden biçimlendirmeye dönüştürüyor.
Bu noktada mesele, yalnızca mesleki yeterliliği artırmak gibi görünmüyor; daha çok imamın yeni bir yaklaşımla yeniden üretilmesine benziyor. Bu yaklaşımda disiplin, itaat ve kurumsal sadakat, şer’i ilmin yanı sıra onun oluşumunun merkezî unsurları hâline geliyor. Böylece vaiz, sivil kıyafet giymeyi sürdürse bile, “sivil asker”e daha yakın bir modele dönüşüyor; kendisinden yalnızca insanlara hitap etmesi değil, aynı zamanda resmî olarak belirlenmiş bir söylemin sınırları içinde hareket etmesi ve minberi nispeten bağımsız bir dinî alan olarak değil, devlet vizyonunun uzantısı olarak görmesi bekleniyor.
Sivil hayatın marjinalleştirilmesi
Bu yönelime karşı çıkanlar, zorunlu kursların askerî akademiye verilmesinin ve adayları değerlendirme, kimin geçip kimin eleneceğini belirleme yetkisinin ona tanınmasının, devlet içindeki sivil kurumların konumuna ilişkin daha geniş bir sorudan ayrı düşünülemeyeceğini savunuyor. İktidar, akademinin rolünün sivil sektörlerin yerine geçen değil, onları “tamamlayan” bir rol olduğunu vurgulasa da, bu görüşe göre fiilî uygulama askerî kuruma, doğası gereği sivil olması gereken bir süreçte nihai hakem konumu veriyor.
Bu yaklaşımı savunanlara göre bakanlıklar ve sivil kurumlar, kendi idari ve mesleki ölçütlerine göre ilk adaylıkları belirliyor; ardından bu adaylıklar askerî akademiye aktarılıyor ve burada geçilmesi atama için şart olan testlere ve kurslara tabi tutuluyor. Böylece akademi yalnızca bir eğitim kurumu olarak kalmıyor; fiilen son eleme durağına dönüşüyor. Adayın önünü açma ya da kapatma gücüne sahip oluyor; bu da sürecin sivil kurumlarda başlamış olması hâlinde bile, seçimde son sözü ona veriyor.
Bu dönüşümün tehlikesi, bu yaklaşıma göre, devlet içindeki kurumlar arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemesinde yatıyor. Çünkü her sivil sektörün, alanın doğasına uygun biçimde eğitim, sınav ve değerlendirme yapabilecek uzman kurumları zaten bulunuyor. Örneğin Vakf’ın kendi davet merkezleri, eğitimin eğitim fakülteleri ve öğretmenler için mesleki akademisi, mühendisliğin üniversiteleri, odaları ve teknik merkezleri, kamu yönetiminin de kendi enstitüleri ve birikimi var. Bu kurumlarda, her biri kendi uzmanlık alanında adayları değerlendirmesi beklenen akademik ve mesleki kadrolar bulunuyor.
Ancak bu yapı aşıldığında ya da rolü belirli bir askerî kurum lehine dondurulduğunda, mesele yalnızca örgütsel bir deneyimden yararlanmak gibi görünmüyor; askerî kurumun sivil kurumların üzerine zımnen yükseltilmesine ve yeterlilik ölçütlerinin bizzat yeniden tanımlanmasına dönüşüyor. Böylece uzmanlık, deneyim ve mesleki bilgi seçimin temeli olmaktan çıkıyor; disiplin, itaat ve askerî süreçten geçmek, sivil göreve girişin merkezî bir parçası hâline geliyor.
Bu nedenle güçlü biçimde şu soru gündeme geliyor: Askerî akademinin bu role tek başına hâkim olması, sivil kurumlara duyulan güven kaybını mı yansıtıyor? Eğer cevap evetse, neden bu kurumlar reforme edilip araçları geliştirilerek kapasiteleri artırılmıyor da onların etrafından dolaşılıyor? Ve eğer sivil kurumlarda bir zayıflık varsa, bunun çözümü görevlerinin kademeli olarak askerî bir kuruma devredilmesi mi olmalı?
Davetin ve minberlerin askerileşmesine dair kaygılar
Vaizin işi özünde bilgiye ve ahlaka dayalı bir bağımsızlık alanına dayanır. O, yalnızca metinleri aktarmakla yetinmez; gerçekliği dinî bir açıdan okur ve insanların karşı karşıya kaldığı sorular ve dönüşümler ışığında onları değerlerle, şeriatla, fıkıhla ve hükümlerle yeniden buluşturur. Bu nedenle imamın, görevini idari bir aygıt içinde kendisinden isteneni tekrarlayan bir memur olarak değil, dini tebliğ eden biri olarak yerine getirebilmesini sağlayacak ölçüde ilmî ve vicdani özgürlüğe ihtiyacı vardır.
Ancak vaizin bilinci ve kişiliği, doğrudan ya da dolaylı biçimde, disiplin, hiyerarşi ve itaate dayalı askerî bir çevre içinde yeniden şekillendirildiğinde, mesele artık verimliliği artırmak ya da hazırlık düzeyini yükseltmek sınırlarında kalmaz. Bu noktada vaiz, içtihat etme ve toplumla etkileşim kurma alanına sahip bir mesaj sahibi olmaktan çıkar; söylemi, mesleki memnuniyet ve kurumsal itaate ilişkin kaygılar tarafından belirlenen seferberlik görevlisine dönüşür. Böylece örtük soru şu olur: Yukarıdakiler ne istiyor? Halkın neye ihtiyacı var? Ya da şeriat ve gerçeklik neyi gerektiriyor? değil.
Bu açıdan bakıldığında asıl tehlike, dinin kendisinin yönlendirme, ıslah ve ahlaki muhasebe alanı olmaktan çıkıp kamusal alanı denetleme ve iktidarın tercihlerini meşrulaştırma aracına dönüşmesidir. İtaat mantığıyla, içtihat mantığından önce yetiştirilen vaiz, bağımsız bir ahlaki ses olarak rolünü artık yerine getiremeyebilir; giderek resmî söylemi aktaran, dinden yalnızca sükûneti ve hizalanmayı destekleyen unsurları seçen, soru doğurabilecek ya da eleştiri kapısı açabilecek yönlerden ise kaçınan birine dönüşebilir.
Bu noktada minberin işlevi de değişir. Vaaz, anlama ve bilinç kazandırma alanı olmak yerine, manevi seferberlik platformuna daha yakın bir hâl alır. Cami de eğitim, tartışma ve ıslaha açık ruhani ve toplumsal bir alan olmak yerine, kışla mantığının sembolik uzantısına dönüşme riski taşır: disiplinli bir söylem, dinleyen bir kitle ve önceden belirlenmiş bir mesaj.
📌 الرابعة صباحًا، يستيقظ أحمد* لأداء صلاة الفجر، ثم يحلق لحيته ويرتدي زيًا عسكريًا (أفرول وتيشيرت)، ليتوجه إلى فناء الأكاديمية العسكرية حيث ينضم إلى زملائه في الطابور الصباحي. بعدها، يمارس التمارين الرياضية اليومية تحت إشراف ضباطًا وجنودًا بالقوات المسلحة.@egyptAwkaf
◾ هذا… pic.twitter.com/QohS5oQRjp
— متصدقش (@matsda2sh) June 21, 2026
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, imamlara yönelik askerî kurslar, yalnızca Vakıf Bakanlığı’nı ilgilendiren münferit bir olay ya da geçici bir uygulama olarak ele alınamaz. Aksine, 2013 sonrasında belirgin biçimde şekillenmeye başlayan ve giderek dinî alanı devletin vizyonu ile siyasi ve güvenlik öncelikleri doğrultusunda sıkı denetim altına almaya yönelen uzun bir politika zincirinin yeni halkası gibi görünüyor.
Nitekim o tarihten bu yana aynı doğrultuda ilerleyen bir dizi adım benimsendi: cuma hutbesinin birleştirilmesinden, vaaz verme ruhsatlarının sıkı denetime alınmasına ve izinsiz kişilerin minbere çıkmasının engellenmesine; siyasi İslam söyleminin kuşatılmasından, devlet ile minber arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasının geniş başlığı olarak “dinî söylemin yenilenmesi” kavramının ortaya atılmasına kadar.
Yalnızca vaizler değil
Bu süreç yalnızca vaizleri kapsamıyordu; askerî akademi içinde hazırlık mantığının hedefi sadece dinî sektör de değildi. Son yıllarda akademinin varlığı, eğitim kursları aracılığıyla birçok sivil sektöre yayılmış durumda; bu kurslar da giderek devlet kurumlarında atama ya da göreve başlamadan önce bir şart veya temel durak hâline geldi.
Geçen yılın haziran ayında Savunma Bakanlığı, Ulaştırma ve Maliye bakanlıklarında çalışanlar için askerî akademideki hazırlık sürecinin ardından eğitim kurslarının mezuniyetini duyurdu. Bundan yaklaşık bir ay önce de Su Kaynakları ve Sulama Bakanlığı, bakanlığa yeni katılan mühendislerin göreve başlamadan önce akademi içinde altı ay süren yoğun bir eğitime tabi tutulduğunu açıklamıştı. Farklı vesilelerle duyurulduğu kadarıyla bu uygulama, yargı ve çeşitli sivil kurumlar dâhil başka sektörlere de uzandı. Bu da modelin artık belirli bir bakanlığa özgü bir istisna olmaktan çıkıp devlet kadrolarını hazırlamaya yönelik daha geniş bir tasavvurun parçası hâline geldiğini gösteriyor.
Bu yönelim doğrultusunda, askerî akademinin artık yalnızca Silahlı Kuvvetler için bir eğitim kurumu olarak varlık göstermediği açıkça ortaya çıkıyor; aynı zamanda sivil kadroların hazırlanması ve elenmesinde giderek artan bir rol üstleniyor. Burada mesele, verimliliği artırma ya da disiplin aşılama fikrini aşarak, belirli özelliklere sahip “yeni bir kamu görevlisi” üretmeye benziyor: idari açıdan disiplinli, bedensel olarak hazırlanmış, güvenlik ve davranış bakımından test edilmiş, sadakat ve itaat konusunda katı bir tasavvur çerçevesinde devlet aygıtına entegre olabilecek biri.
Zamanla bu süreç, idari aygıtın kendisini içeriden yeniden şekillendirebilir; öyle ki seçim ölçütü yalnızca mesleki yeterlilik, uzmanlık ya da deneyime değil, askerî karakter taşıyan merkezî bir hazırlık kapısından geçmeye de dayanır hâle gelir. İşte bu noktada, devlet kurumlarının giderek son derece seçici ve eleyici bir aygıta dönüşmesinden endişe duyuluyor; unsurları, tek bir mantık doğrultusunda büyük bir titizlikle yeniden mühendislikten geçiriliyor. Bu mantık, memuru yalnızca eğitmekle kalmıyor, sivil alana girmeden önce kişiliğini de yeniden biçimlendiriyor.
Sonuç olarak, devletin askerileşmesinin, sivil alanın altındaki zemini adım adım çekip alacak ölçüde genişlemesinden duyulan kaygılar artıyor. Bu süreç, vatandaş ile kamu kurumu arasındaki ilişkiyi uzmanlık ve liyakatten önce disiplin ve itaate dayalı bir mantıkla yeniden şekillendiriyor. Doğası gereği sivil olması gereken sektörlerin içine askeri yaklaşım yayıldıkça, kamusal alanın ufku daralıyor; çalışan ya da yönetici, bağımsız bir mesleki rolün sahibi olmaktan çıkıp geniş bir hizalanma çarkının dişlisine dönüşüyor ve varlığını sürdürebilmesi, bu çarkın içine ne kadar uyum sağlayabildiğine ve ilan edilmemiş kurallarına ne ölçüde bağlı kaldığına bağlanıyor.
Buradaki sorun, kamu görevine katılanların kapasitelerinin geliştirilmesi ya da bazı görevlerin doğasından görece uzak görünse bile bedensel, psikolojik veya idari açıdan hazırlanmaları değildir. Her devlet, daha yetkin, daha disiplinli ve sorumluluk üstlenme kapasitesi daha yüksek bir çalışana ihtiyaç duyar. Ancak kriz, uzmanlaşmış sivil kurumlar marjinalleştirildiğinde ve askerî akademinin, kimin atanmaya uygun olduğuna, kimin dışarıda bırakılacağına, kimin devlet aygıtına gireceğine ve kimin dışında kalacağına karar veren merkezî bir “ayıklama makinesi”ne dönüşmesinin yolu açıldığında başlar.
Bu noktada artık yalnızca bir eğitim programı ya da geçici bir sınavla karşı karşıya değiliz; devletin kimliğinde dramatik bir dönüşümle karşı karşıyayız. Bu dönüşümde ağırlık merkezi sivil kurumlardan askerî kuruma, uzmanlık mantığından eleme mantığına, meslek sahibi memur fikrinden ise katı bir güvenlik ve idari tasavvur içindeki disiplinli memur fikrine kayıyor.
İşte burada, yıllardır kamusal alanı meşgul eden kaygıların niteliği de değişiyor. Resmî söylem daha önce devleti “İhvanlaştırma” ya da kamusal alanı “Selefileştirme” tehlikesine karşı uyarırken, bugün buna paralel başka bir korku beliriyor: dinin siyasallaştırılmasıyla ya da yönetimin denetim altına alınmasıyla mücadelenin alternatifi, sivil alanın askerileştirilmesi olabilir mi? Devlet kurumları tek bir renge, yani askerî haki rengine boyanarak yeniden mi şekillendiriliyor?